Aranıyor

 Aranıyor

A R A N I Y O R-W A N T E D-A R A N I Y O R-W A N T E D-A R A N I Y O R


GAZİANTEP NİZİP İLÇESİ BELKIS KÖYÜNDEKİ ZEUGMA ÖRENYERİNDE BULUNAN ROMA VİLLASI’NIN SALONUNDAKİ MOZAİK DÖŞEME 15-16 HAZİRAN 1998 TARİHİNDE ŞEREFSİZ VATAN HAİNLERİ TARAFINDAN ÇALINMIŞTI. BUGÜNE KADAR BİR HABER ALINAMADI. YURT İÇİNDE VEYA YURT DIŞINDA, ÖZEL MÜZELERDE VEYA ÖZEL KOLEKSİYONLARDA OLABİLİR.

ZEUGMA’NIN DAHA ÇOK TANINDIĞI VE RAĞBET GÖRDÜĞÜ BU GÜNLERDE İNSANLARIN İLGİLERİNİ BİR KEZ DAHA BU KONUYA ÇEKMEK, HERHANGİ BİR SEBEPLE HERHANGİ BİR YERDE RASTLANILMASI VEYA HABER ALINMASI DURUMUNDA, İLGİLİLERE HABER VERİLMESİNİ SAĞLAMAK ÜZERE UNUTTURMAMAK İÇİN TEKRAR YAYINLANMIŞTIR.

BELKIS / ZEUGMA‘DAKİ DİONYSOS MOZAİĞİNİN ENVANTER BİLGİLERİ:

Eksik olan bölümün:
Kompozisyon alanı Eni : 1.45 m.
Kompozisyon alanı Uzunluk : ~3.25 m.

Mozaiklerin :
Devri : Roma Dönemi
Tarihi : M.S. II-III yy .
Konusu : Tanrı Dionysos ve Ariadne‘nin Düğün Töreni.
Ortalama figür boyu: 1.20 m.essera (tek mozaik taşı) boyutu : ~0.5 – 0.8 cm.
Dm²’de: Yüz tasvirlerinde : 20 X 20 = ~ 400 adet tessera
Elbise tasvirlerinde : 15 X 15= ~ 225 adet tessera
Fonlarda : 12 X 12= ~ 144 adet tessera

Tessera Renkleri:
Hepsi de doğal taştan kesilmiş, suni malzeme kullanılmamıştır.
Beyaz (2 farklı tonda)
Sarı (2 farklı tonda)
Pembe
Kırmızı (2 farklı tonda)
Mavi (2 farklı tonda)
Gri
Siyah

Fotoğraflarda da görüldüğü gibi dış kenardan içe doğru saç örgüsü ve dalga motifli bordürlerin sınırladığı alan içinde yer alan 10 adet figürden soldan itibaren ilk 6 adedi iki grup halinde çalınmıştır.

Mozaikler çalınırken (kaldırılırken) kauçuk esaslı yapıştırıcı kullanıldığı ve yüzeysel olarak çıkarıldığı anlaşıldığından, muhtemelen figürlerin yüzlerinde deformasyon olmalıdır. Yanyana ve yapıştırılmış olabileceği gibi, ayrı ayrı iki pano halinde aynı yerde veya farklı yerlerde de olması muhtemeldir.

Çalınan figürler soldan sağa doğru;

A. Tahmini 1. Grup.

  1. Önde, üstü çıplak bir kadın figürü (Menad), belden aşağısı bol kumaş kütlelerinden oluşan uzun elbiseli. Başını sağa çevirmiş, sola doğru oturur vaziyette. Kumaş kıvrımlarını kavramış sağ elini başının üzerine kaldırmış. Sol elinde uzun saplı bir meşale tutmakta ve dinlenme pozisyonunda ( Pompei‘de Casa di Marta ile Verena‘daki 4. Stil evresine ait bir duvar resmindeki Afrodite‘nin dinlenme motifi ile benzer).
  2. Menad figürünün arkasında, üzerinde içki kapları bulunan masanın gerisinde, vücudunun üst tarafı çıplak ve sağ elindeki kâseden içki içen bir erkek figürü.
  3. Bu ikilinin sağında, sağ ayağı geride ve sağa yürür vaziyette, sağ kolu dirsekten itibaren ve vücudunun ön tarafı tahripli, kolsuz ve uzun, bol kıvrımlı bir elbise giymiş bir kadın figürü.Kompozisyon alanını dikine boydan boya kesen tamirli bir bölümden sonraki sağ taraf (tüm alanın orta bölümü);

B.Tahmini 2. Grup.

  1. Tahtta oturur vaziyette, solda zengin kıvrımlı kumaş kütlelerine sahip uzun elbiseli, sola dönük olarak oturur vaziyetteki Ariadne’nin elbisesinde ışık-gölge oyunları belirtilmiş.
  2. Sağda yanında, Pompei tarzında ve üzerinde büyük bir kase duran üç ayaklı bir sehpanın gerisinde, vücudunun çıplak olan üst kısmı, dalgalanan kumaş kıvrımlarıyla sarılmış, başının arkasında hare gibi bir kumaş parçası bulunan ve sağ elini Ariadne’nin omuzuna atmış, sol elinde ise bir kâse tutan tanrı Dionisos figürü.
  3. Dionisos’un oturduğu tahtın büyük ve kalın süslü ayağının sağ tarafında, Dionisos’a doğru yürüyen ve sağ elinde içki kâsesi tutan çıplak Eros figürü.

Figürlerin arkasındaki fon kirli beyaz renkte ve figür konturları tek sıra taşla takip edilmiştir.

Kültür Korumacılığı

 Kültür Korumacılığı

Taşınmaz Kültür Varlıkları, bilindiği gibi genellikle kırsal alanda gözlerden oldukça uzak ve kendi kaderleriyle başbaşa kalmış veya civardaki insanların insafı ölçüsünde korunabilen tarihi zenginliklerimizdir. Zamana ve tabiat şartlarına göğüs gererek günümüze kadar gelebilmiş bu kalıntılar, eğer günümüz insanının eli değmezse daha uzun müddet varlığını koruyabilecektir. Kırık-dökük veya yıkık-yanık, yarısı toprak altındaki gösterişsiz halleriyle eski kalıntılar, bu topraklarda bizlerden önce yaşamış olan onlarca millet-kavim-halk-kabile ve benzeri toplulukların kültürlerini yansıtmaktadır. Bu gün bizlerin aynı topraklarda yaşıyor olması dolayısıyla, pek farkında olmasak da bu kültürlere mirasçı durumunda olduğumuzun bilincinde olmak zorundayız.

Binlerce yıl geriye gittiğmizi düşünürsek, aynı toprakta yaşamış, aynı havayı solumuş, aynı suyu içmiş olan insanlar, aslında bizlere edindikleri deneyimleri sunmaktalar taşınır ve taşınmaz kalıntılarla. Aslında onlar bize bırakılmış birer mesajdır eğer iyi okuyup anlayabilirsek. Bizler de onların yaptıkları iyi ve güzel şeyleri tekrarlayarak veya kötü ve çirkin şeyleri yapmayarak kendimize pay çıkarabiliriz. Bir başka deyişle bazı konularda zaman kaybedip Amerika’yı yeniden keşfetmekle uğraşmayız. Geçmiş zamanlardan kalmış kültür varlıklarını korumak bir erdem işidir. Bunun tahsille, eğitimle, mevkii veya makam ile de pek ilgisi yoktur. En cahil zannedilen, belki de okuması-yazması bile olmayan birisi dahî bu konuda daha duyarlı olabilir, birçok aydın(!)a kıyasla.

Her zaman tabiat ile içiçe olmaktan dolayı gözlem-tecrübe-erdem yolunda derin bir birikime sahip olan Kızılderililer’in bir atasözü, aslında doğal varlıklar için söylenmiştir ama, pekâla kültür varlıklarına da uygulanabilir, belki de bu konuda söylenebilecek en özlü ve derinlikli sözdür. Derler ki Kızılderililer, ” Bu güzellikler atalarımızdan bize miras kalmadı, biz onları çocuklarımızdan ödünç aldık. “ Bizler de günümüze kalmış her eski kalıntının aslında çocuklarımızın malı olduğunun bilincine varıp, bunları çocuklarımız için saklamak zorundayız, geçmişi görüp-bilip-tanıyıp örnek almak, ibret almak, ders almak için. Bu husus nesiller bazında düşünüldüğünde, çıkar, rantiye, tamah, yolsuzluk, hortum gibi aslında kültürümüze çok yabancı olmakla beraber maalesef içiçe yaşanılan şu dönemlerde bu konu özellikle önem kazanmakta ve taş yerinde ağırdır misali derhal müdahale gerektirmektedir. Kültür varlıklarını korumak bir ilgi alanı, bir hobi veya bir görev olmaktan çok ötede bir mecburiyettir. Çünkü, kırılan bir eşyanın yenisini gidip çarşıdan almak mümkündür, yıkılan bir binayı yeniden ve daha güzel yapmak kolaydır. Fakat eski kültür varlıkları tıpkı çiğ yumurta gibidir, kırılırsa tamir etmek mümkün olamayacağı gibi, onu yeniden yapması için yüzlerce veya binlerce yıl önce yaşamış ustasını da geri getirerek yeniden yaptırmak imkân dışıdır. Veya, zengin şımarıklığı ve mantalitesiyle “eski eser gerekirse onu da ithal ederiz” ifadesi, düşünce olarak dahî bir saçmalıktır.

Özellikle kırsal alanda bulunan göz önündeki kalıntıların korunmasında çok çeşitli güçlükler yaşanmaktadır. Aslında, bazı basit önlemlerle oldukça etkili sonuçlar alınabilir. Meselâ, her köydeki kültür varlıkları, o köyün muhtarına ve azalarına İlin Valisi tarafından zimmetlendiği takdirde, kültür varlıklarının en yakınındaki kişiler oldukları için, aynı zamanda daha duyarlı ve en iyi koruyucular da olacaklar, yapılan tacavüz veya tahripleri önledikleri gibi en kısa zamanda ilgili yerleri haberdar ederek korunmasını sağlayacaklardır.

Böyle bir uygulama, yıllardır Gaziantep Müzesi tarafından Gaziantep’de başarıyla uygulanmakta olup, en ücra yerdeki herhangi bir tecavüzden kısa zamanda haberdar olunabilmektedir. Paralel olarak da, bu konuyla ilgilenmeyen muhtar veya azalar hakkında yasal işlemler yapılmaktadır. Eğer bu uygulama, ülke çapında ele alınarak yaygınlaştırılırsa bilinçli veya bilinçsiz tahriplerin, tecavüzlerin, kaçak kazıların ve eski eser kaçakçılığının önlenmesinde önemli ölçüde yol alınabilir.

Eski eser (kültür varlığı) tahribi ve kaçakçılığının önlenmesinde bir diğer yöntem de, tıpkı günümüzdeki “Trafik Müfettişleri” gibi “Fahrî Arkeoloji Müfettişliği” yöntemini tesis etmek olabilir. Kendilerine böyle bir görev ve yetki verilen denenmiş, güvenilir veya sınavdan geçirilmiş duyarlı ve bilinçli kişiler, kültür varlıklarının korunmasında veya tahribinin önlenmesinde önemli katkılarda bulunabilirler. Özellikle turizm bölgelerinde veya tarımsal alanlardaki arkeolojik sit alanlarının korunmasında bu sektörde çalışanlar veya yörede yaşayanlar, kırsal bölgelerde köy öğretmenleri, orman memurları veya ziraat teknisyenleri gibi kamu görevlileri bilgilendirme kurslarından sonra faal hale getirilebilirler. Aynı şekilde, şehirlerde ilgili ve duyarlı kişiler de bilgilendirildikten sonra birer kültür muhbiri veya ajanı haline getirilebilirler. Tabii ki, bu gönüllü müfettişlerin yaptıkları ihbarlar muhatap bulmalı ve ciddiye alınmalıdır. Onların da, bu görevi kötüye kullanmamaları gerekir. En doğrusu Kültür Bakanlığı’nın bu konuda bir yönetmelik hazırlayarak yürürlüğe koymasıdır. Benzer gönüllü görevliler özellikle kültür veya tabiat varlığı tahribine maruz kalan çeşitli ülkelerde uygulanmakta olup, ülkemizde de böyle bir konunun gündeme getirilmesi fantezi değil, gerekliliktir.

Aslında, kültürlüyüm, eğitimliyim, duyarlıyım, sorumluluk sahibiyim, vatanımı, memleketimi ve çevremi seviyorum diyebilen her kişinin bir ” kültür müfettişi” olarak etrafında olup bitene dikkat etmesi ve üzerine düşeni vicdanı nisbetinde yerine getirmesi, gerekliliğin ötesinde vatanî bir görev ve borçtur.

 

Kara Mayınları ve Arkeolojik Alanlar

 Kara Mayınları ve Arkeolojik Alanlar

KARA MAYINLARI VE ARKEOLOJİK ALANLAR

Mayınsız Türkiye Dergisi Sayı: 3-4, 2005′ de yayınlanmıştır.

Arkeoloji, çok kısa bir tarifle “eskinin bilimi“dir. Elde ettiği buluntularla geçmiş dönemleri tanımlamaya, yorumlamaya ve bir sonuca varmaya çalışır. Herkesin malûmudur ki, arkeolojik buluntular su altında da bulunmakla birlikte genellikle toprak altındadırlar. Şehir kalıntıları, tapınaklar, surlar, kaleler, evler ve içindeki eşyalar hatta iskeletler, yüzlerce senenin birikimi ile toprağın metrelerce altında kalabilirler. Arkeoloji bilimi bunları ortaya çıkarmak için kazılar yapıp yorumlayarak, geçmiş dönemleri aydınlatmaya çalışır. Bu çalışmalar yapılırken bir de farkına varılır ki, yeni keşfedildiği zannedilen bazı olgular, yüzlerce yıl öncesinin insanları tarafından kullanılmış da unutulmuş bile. İşte o zaman insanoğlunun kendisine sorması gereken soru şudur: Eğer, yüzlerce yıl önce kullanılan ve yeni keşfedildiği için sevinilen bir çok husus, unutulmadan zaman içinde gelişerek günümüze kadar gelseydi, 21. yüzyılın insanlarının hangi uygarlık seviyesinde olmaları gerekirdi? Bukabil sorulardan dolayı, insanlığın şimdi neden ileri düzeylerde olmadığını araştırma gereği duyulmaktadır.

Toprakla haşır neşir araştırmacı arkeologlar olarak bazan âniden ortaya çıkan ve beyinlerde flâş gibi patlayan acı gerçeklerle karşılaşılmaktadır; Özellikle sınırlar ve hassas alanlarda, inceleme konusu olan arkeolojik eserlerle adetâ koyun koyuna yatan soğuk yüzlü teneke kutular! Arkeologların henüz bunlarla birebir tanışmadığı zaten bu satırların yazılabilmesinden bellidir, ama o bölgelere fazlaca yaklaşılamadığı da bir gerçektir. Fakat arkeolojik bir eserle, içi patlayıcı dolu bir teneke kutuyu-bir mayını yanyana düşünmek, insanın hayal gücünü bile dumura uğratmaya yetecek bir husustur. Bir çok yerde, değil yanyana, koyun koyuna denecek kadar samimi şekilde birlikte olmalarının sebebi; her ikisinin de içinde bulunduğu toprağın yüzeyde stratejik bakımından çok önemli olmasıdır.

Güneydoğu Anadolu, fakat özellikle de Gaziantep için söylemek gerekirse, insanlığın kültürel anlamda ilk kez ortaya çıktığı “Bereketli Hilâl” içinde yer alan bu bölge, aynı zamanda Anadolu Plâtosu’nun sona erip Suriye Düzlükleri’nin başladığı doğu-batı hattı üzerinde uzanan coğrafî bir sınırdır. İnsanlığın en eski kültür merkezleri bu hattın üzerinde veya hemen yakınındadır. Bugünkü Türkiye-Suriye ülke sınırı, aşağı yukarı bahsedilen bu hat üzerindedir. Sınırın hem kuzeyinde Türkiye’de ve hem de güneyinde Suriye’de sayısı tam olarak tesbit edilememiş arkeolojik yerleşim yerleri olan höyükler ile başta Kargamış ve Cyrrhus gibi antik şehirler yer almaktadır. Bunların hepsi de, birer uygarlık merkezi olan Anadolu ile Suriye ve Mezopotamya arasındaki kültürel geçiş güzergâhını oluşturmaktadır. Arkeoloji Bilimi ve Kültür Tarihi açısından bu kadar önemli olan sınır hattı, yakın geçmiş ve günümüz devlet politikaları bakımından da çok önemli olduğundan hassasiyetini halen korumaktadır. İşte bu hassasiyet yüzünden de sözü edilen sınır hattı, kara mayınları ile doldurulmuş ve güzelim sanat eserleri ile soğuk yüzlü teneke kutular âdetâ kurtla kuzu misali fakat birbirlerinden henüz habersiz koyun koyuna toprağın altında yatmaktadırlar. Kültür varlıkları ve mayınlar! Her ikisi de toprak altında. İnsan birisini bulunca mutlu olmakta, ikincisinde düşünmeye bile zamanı kalmamaktadır. Yukarıdaki, “şimdi neden çok ileri uygarlık seviyelerinde değiliz?” sorusunun yanıtı aslında çok basit ve hemen önümüzde duruyor. Çünkü, insan olarak yaratıldığımızdan beri nice devletleri uygarlıkları yaktık yıktık, hep birbirimizle savaş içinde olduk. Olmaya da devam ediyoruz. Bunun en belirgin örneği ise, piyangonun bir gün kendilerine isabet edeceği dahi düşünülmeden özene bezene döşenen dünyadaki milyonlarca mayındır.

Güney Anadolu sınır hattındaki en çarpıcı örnek eski Kargamış’tır[1]. Yapılan kazılar sonucunda; Kargamış’ın, aşağı şehir, yukarı şehir ve aslında tarih öncesi dönemlere ait olan fakat sonradan akropol haline getirilen Höyük kesimi olmak üzere üç ana bölümden oluştuğu anlaşılmıştır. Büyük taş bloklar üzerine yapılmış resmî ve dinî konulu kabartmalar (orthostat) halen Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir. Fırat nehri şehirin doğu sınırını oluşturmaktadır. Doğu-batı yönünde geçen demiryolu ise şehri ikiye bölmekte olup, aynı zamanda Türkiye – Suriye sınırını teşkil etmektedir. Eski Kargamış’ın Akropolü ile yukarı şehir kısmı Türkiye’de, aşağı şehir kısmı ise Suriye’de kalmaktadır ve her iki bölüm de, gerek nehir gerek demiryolu ve demiryolu köprüsü ve gerekse sınır ve sınır kapısı gibi stratejik hususlardan dolayı birinci derecede hassas askerî bölgelerdir. Bundan dolayı, Suriye’de kalan aşağı şehir gibi, özellikle Türkiye sınırları içinde kalan yukarı şehir kesimine de tamamen kara mayınları döşenmiştir. Mayınlama işleminin önce şifreli yapıldığı, fakat aradan geçen uzun zaman içinde toprak kaymaları gibi sebeplerden dolayı şifrenin öneminin kalmadığı, sonraları acil bir durumdan dolayı gelişigüzel yani şifresiz ikinci defa mayınlama yapıldığı, en son olarak da dedektöre cevap vermeyen plastik mayınların döşendiği söylenmektedir. Buna göre, her hâlükârda yeri belli olmayan fakat, ancak patladığında yerinin öğrenileceği bir mayın tarlası söz konusudur. 1992-93 yıllarında Gaziantep’te başlatılan turizm atağı esnasında, Kargamış’ın mayınlardan temizlenenek turizme açılacağı yolunda her kesimden yetkilinin beyanat vermesine rağmen böyle bir faaliyete girişilememesinin sebebi bu belirsizlik olsa gerektir. O günlerde sık sık sözü edilen ve kullanılması için umut bağlanan robotların, mayınları ancak patlatmak suretiyle imha edeceği göz önüne alınırsa, böyle bir uygulamanın Kargamış gibi bir antik kentte yapacağı tahribatın boyutunu düşünmek bile insanın tüylerini diken diken yapmaya yeterlidir.

Cyrrhus antik kenti ise bir Geç Hellenistik ve Roma dönemi yerleşmesidir. Kilis il merkezinin güney-batısına düşmekte olup, sonradan yapılan sınır düzenlemeleri sonucunda mayın tarlasının ortasında kalmıştır. Bu sebeple son 20-25 yıldan beri burasını görmek mümkün olmamıştır. Bilindiği kadarıyla bölgede ayakta kalmış tek antik tiyatro yapısı da buradadır. Aynı olumsuz ve tehlike dolu şartlar Cyrrhus için de geçerlidir. Batıdan, yani İskenderun Körfezi’nden doğuya, İran sınırına doğru Suriye ve Irak sınırboyundaki arkeolojik alanlar doğrudan veya dolaylı olarak mayın tehlikesine açıktır. En azından doğuda Fırat Nehrine kadar uzanan Gaziantep-Kilis sınır kesiminde birçok höyük ve arkeolojik alan, mayınlı saha içinde kaldığı için araştırılamamaktadır. Bunların hepsinde de, mevcut teknoloji ile muhtemel bir mayın temizleme işlemi sırasında, patlama halinde bütün kültür katlarının ve eserlerin tahrip olması gibi potansiyel bir tehlike söz konusudur[2].

Halbuki, sadece arkeoloji ve ülke ekonomisi açısından ele alındığında; mayınlardan temizlenmiş bir güney sınırında ekilebilir arazinin değerlendirilmesinin yanısıra, arkeolojik bakımdan da çok önemli olan bu bölgede yapılacak kazılar sonucunda, bulunacak taşınır eserlerin müzeleri doldurması, ören yerlerinin düzenlenerek turizme açılması, bilimde ve turizmde itibar seviyemizi nerelere yükseltmez ki? Kargamış gibi, tüm dünyaca merak edilen bir ören yerinin kazılarının tamamlanıp, meydana çıkarılacak antik kentin ziyarete açılması, özellikle kültür turizmi bakımından büyük bir kazanım olacaktır. Hele bir de Geç Hitit Sarayının Tören Salonu’nun Anadolu Medeniyetleri Müzesinden getirilecek kabartmalı taş blokların (orthostat) en azından fiberglas kopyaları yerlerine konulursa, oluşacak muhteşem atmosferi düşünmek bile insanı şimdiden heyecanlandırmaktadır. Hitit medeniyeti gibi sadece Anadolu coğrafyasına ait bir kültürün, dünyada başka benzeri olmayan bir sarayına ait taht salonunu orijinal malzemesiyle düzenleyip dünya turizmine açmanın ülke tanıtımı ve maddî getirisi bakımından önemini herhalde turizm yatırımcıları ve plânlamacılar çok daha gerçekçi biçimde değerlendireceklerdir.

Fakat, hem Türk vatandaşı ve hem de arkeologlar olarak temennimiz, bir an önce mayınlardan temizlenmiş bir güney sınırında, özellikle de Kargamış’ın, Cryyhus’un, höyüklerin ve arkeolojik alanların insanlığın hizmetine açılması ve bu önemli antik kentlerin tümünü gezebilme ve görebilme mutluluğuna ulaşmaktır. Yeni kritik durumlar karşısında, yeniden mayınla korunma değil ama başka emniyet tedbirlerinin düşünülmesini umut etmektir. Ottawa Sözleşmesi’nin alt maddelerinde kültür varlıklarına ait özel açıklamalar olup olmadığı henüz bilinmemektedir, ancak Unesco ve diğer ilgili kuruluşların ve duyarlı Sivil Toplum Örgütlerinin işbirliği ile, bu konuya yeni tanımlamalar, hükümler ve yaptırımlar getirilebilirse, kültür varlıklarıyla soğuk yüzlü mayınların, eşyanın tabiatına zıt olan toprak altındaki birlikteliği ebediyen sona erdirilmiş olacak, böyle bir mutlu olay ise, insanlığa yapılmış en büyük hizmetlerden birini oluşturacak, belki de böylece dünya barışının temellerine bir taş konulmuş olacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Rifat ERGEÇ[3]

Arkeolog


[1] Eski çağlarda Kargamış, Anadolu’yu Mezopotamya ve Mısır’a bağlayan yolların kavşağında ve Fırat kenarında çok önemli bir mevkiiye sahipti. Bu sebeple tarihin hemen her döneminde önemli olaylara sahne olmuştur. Akdeniz ile Mezopotamya arasındaki Kuzey Suriye yol şebekesi sebebiyle M.Ö. II. bin yılın ortalarından itibaren Hititler’in devamlı kontrolünde olmuş, bu yüzden Asur ve Bâbil ile çekişmeler yaşanmıştır. Hitit imparatorluk döneminde Kargamış çok önemli bir konuma sahipti. M.Ö. 12. Yüzyıldan sonra Geç Hitit şehir devletlerinden birisi de burada kurulmuş, Kubaba adındaki Ana Tanrıça’nın merkezi olmaktan dolayı kente belirli bir kutsallık atfedilmiş ve bir dönem Hitit veliaht prensleri burada eğitilmiştir. Kargamış’ta 1878-1920 yılları arasında İngiliz Hükümeti adına aralıklarla arkeolojik kazılar yapılmıştır.

[2] Belki de, uydudan çekilecek termal veya enfraruj görüntülerin yardımıyla özelikle arkeolojik bölgelerdeki mayınları temizleyecek yeni bir teknoloji bulununcaya kadar bunlara dokunmamak daha iyi bir yaklaşım gibi görünmektedir.

[3] Gaziantep Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Arkeoloj Bölüm Başkanı

 

Zeugma Gerçeği ve Gaziantep’te Çağdaş Müzecilik

Zeugma Gerçeği ve Gaziantep’te Çağdaş Müzecilik

Gaziantep Genç İşadamları Derneği’nin yayını olan GENÇ ÇİZGİ dergisinin 2005 / 16. sayısında yayınlanmıştır.

Yrd. Doç. Dr. Rifat ERGEÇ

Zeugma” ismi Gaziantep’te ilk defa, 1992 yılından itibaren sıkça duyulmaya başladı. Gaziantep Müzesi’ne yapılan ihbar üzerine bir kaçak kazıya müdahale edilmesi sonucunda bir Roma villasının salon ve misafir odasında üzüm ve şarap tanrısı Dionysos’un düğününü konu alan bir taban mozaiği ile dairesel motifli geometrik desenli bir mozaik ortaya çıkarılmıştı. En çok, çevre köylüler Zeugma’da çıkarılan mozaiğe ilgi duydular. Sebebi de, o güne kadar duyup da görmedikleri, çok kişiyi zengin eden, çok daha fazlasının hayallerini süsleyen ” antika mal” dedikleri neymiş diye. Fakat, gördükten ve uzun süre hayran hayran seyrettikten sonra “bu güzel şeyleri çalıp da kaçıranlara” okudukları lânete şahit olmaya değerdi. İşin sonunda da olsa Zeugma mozaiklerinin değerini öncelikle, Belkıs ve çevresindeki köylüler anlamış oldu. Zaten bu mozaiklerle beraber antik kentin ve Fırat havzasındaki bitki örtüsünün tüm zenginliğinin sulara gömülmesine de en çok onlar yandı. İş işten geçmişti ama, önceleri kaçak kazıları ve eser kaçakçılığını bir geçim kapısı veya piyango ikramiyesi gibi görenlerin, yerleri yurtları sulara gömülürken basın mensuplarına ” bu bir eski eser katliamıdır” diye yakınarak eski eserlerden medet ummaları büyük bir tezat teşkil etmekteydi. Zeugma’daki Dionysos mozaiği Gaziantep Valiliği’nin de desteklemesiyle bir anda büyük çapta ses getirdi. Ülke çapındaki basın-yayın organlarında sitayişle bahsedildi. Turizm Bakanlığı yollarının asfaltlanması için ödenek ayırdı. Tanıtım broşürlerinde, turistik yayınlarda sansasyonel ifadelerle yer aldı. Telif hakkı sahibi olunmasına rağmen Gaziantep’in tanıtımı uğruna bu türlü görsel yayınlara ses çıkarılmadı. Dionysos mozaiği 1994 yılında Kültür Bakanlığı’nın uluslararası sempozyumuna afiş yapıldı, aynı yıl tarafımızdan ulusal ve uluslararası çağrılarda bulunularak tüm bilim adamları Zeugma’da çalışmaya davet edildi. Fakat, Zeugma için gösterilen bu çabaların sonucunda gelinen yer, protokol düzeyini pek de geçemedi. Bir devlet misafiri geldiğinde veya resmî bir toplantı veya kongreler sonrasındaki gezilerinde hatırlandı. Okullar, dönem sonu gezilerinde Fırat kıyısını tercih ettiklerinde Zeugma’daki mozaiği de görmüş oldular. Halbuki, Müze Müdürlüğünde hafta sonları çeşitli kuruluşlar ve meslek odası mensuplarına aileleri ile birlikte slaytlı konferanslar verilmiş, okullarda ve çeşitli derneklerde konuşmalar yapılarak Zeugma tanıtılmış, gazete, dergi ve görsel yayın organlarında konu hep gündemde tutulmaya çalışılmıştı. Fakat genelde istenen ve beklenen ilgiye bazan ilgisizlik, bazan da çeşitli tepkiler yüzünden hiçbir zaman ulaşılamadı. Kimisi ” gâvur eserleri“nin ortaya çıkarılmasını vatan hainliği olarak gördü, kimisi bulunan eserlerden dolayı topraklarının sit alanı olacağından korkup “kazıları durdurun” diye tehdit etti, kimisi “bizim kendi ata-dede eserlerimiz varken bunlar da ne oluyor ” diye tepki gösterdi, kimisi de “mozaikse mozaik ne varmış bunda” diye dudak büktü. Bu yüzden, mozaik desenlerinin halılarda, kilimlerde veya çeşitli dokumalarda kullanılarak tanıtımının yapılması gibi düşüncelerimiz, girişimlerimiz ve hevesimiz daha o yıllarda söndü gitti.

Şehirin sosyal ve kültürel hayatına dair tarihçesi o kadar çok yazılıp çizildi ki, Zeugma’nın, M.Ö. 300 yılında Seleukos I. Nikator (muzaffer) tarafından kurulmuş olduğunu ve Seleukos Krallığı ile devamındaki Kommagene, Roma, Sasanî ve Bizans dönemlerini şimdilerde hemen herkes genel hatlarıyla biliyor. Bilmeyenin de herhangi bir firmanın izinsiz kullandığı resimler ve bizim yazılarımızdan kopya ettiği bir takvim veya ajandasından öğrenmesi işten bile değil. Fakat çok az kişi, Zeugma ve civarının M.Ö. III. bin yılda ve sonrasında çok kalabalık, zengin ve gelişmiş olduğunu, hatta bu bölgede ilk yerleşimlerin Dülük’ten daha eski, günümüzden 800-900 bin yıl öncelere dayandığını bilebilir. İşte, eğer Zeugma’yı bir bütün olarak ele almak gerekirse bunları da hesaba katmak gerekir.

Ne oldu da, üvey evlat durumundaki Zeugma bir anda ilgi odağı haline geliverdi? Bizler, birisi gözümüze çöp batırmadan harekete geçmeyiz ya, işte aynen öyle oldu. Ne zaman ki, 2000 yılında New York Times gazetesinde Zeugma hakkında, hem de ” tahrip ediyorlar” diye aleyhte bahseden yazılar çıkmaya başlayınca dünya medyası da bu haberin üzerine atladı. İşte o zaman insanımızın aklı başına geldi. Hem de ne geliş, her şey o kadar büyütüldü, o kadar abartıldı, o kadar üzerine gidildi ki, Zeugma’nın ismi, kendini geçti. 2000 yılından sonra ziyarete gelenler şaşkınlığa düştüler, ” bu muymuş Zeugma ” diye. Şimdilerde her yerde, her iş kolunda, akla gelecek gelmeyecek bir çok yerde “Zeugma” ismine rastlayabilirsiniz, ama artık insanlara da usanç geldi bu ismi yerli yersiz duymaktan, görmekten, okumaktan. 7-8 yıl boyunca Belkıs/Zeugma benim de hayatımın çok önemli bir parçasıydı, ama artık son zamanlarda adını duyduğumda bana bile soğuk gelmeye başladı. İlgili ilgisiz, yetkili yetkisiz, bilen bilmeyen herkes bir şekilde Zeugma’nın ucundan tutup kendini entel hissetmenin veya böyle tanıtmanın peşinde koşmaya başladı. Bunların yanısıra, ismi duyulmaya başlayan AB Hibe Fonları’ndan faydalanmanın kapısını aralamak için de Zeugma’dan geçen yollar aranmaya başlamış görünüyor. İşin turizm tarafından bakıldığı zamanki hali bir başka görünümde. Birçok defalar, Zeugma’nın, jeolojik yapısından dolayı Efes, Bergama veya Afrodisias gibi açık hava müzesi görünümünde olamayacağının ifade edilmesine rağmen, kendini yetkili zanneden bazıları turizm pastasından pay kapma adına plânlardan, projelerden bahsetmeye devam ediyorlar. İşin en korkunç yanı da budur. Bilinçsiz ellerde kalacak Zeugma gibi bir antik kent kalıntısının, turizm adına kurban edilmesinden daha büyük nasıl bir facia olabilir? Bir antik kentin başına gelecek en kötü akibet böyle bir sondur, hatta Pompei gibi lav ve küllerin altında kalması bile çok daha ehvendir. Çünkü en azından daha bilinçli gelecek nesillere, korunarak ulaşabilir. Allah’tan, meydana gelen yeni bir gelişme yüreklere biraz olsun su serpti de, korkulu rüya görme tehlikesi kısmen atlatıldı. Zeugma’nın bilimsel kazı ve araştırmasına A.Ü. DTCF Arkeoloji Bölümü talip oldu ve Bakanlar Kurulu kararıyla kazı izni verildi. Artık bundan sonra Zeugma’nın kazıları, araştırmaları, restorasyonu, turizme açılma ve ziyaret edilme şartları ile tüm bilimsel sorumluluğu anılan bilim kurumuna aittir. Zeugma’da, hemşehrilikten komşuluğa, yasal ilgiden duygusallığa, rant kaygısına, çıkar hesaplarına kadar bir şekilde sahiplenilmeye çalışılma, pay çıkarma, hisse alma döneminin inşaallah sona erdiğini, yurt dışından ağzı sulanarak bakıp sansasyon adına fırsat kollayan ahtapotların da kollarının kesilmiş olduğunu düşünüyoruz. Başlangıcından beri 8 yıl boyunca Zeugma’ya emek vermiş birisi olarak bunlar, benim de Zeugma hakkında görüşlerimi bildirdiğim son cümlelerimdir. Çünkü artık Zeugma’nın bir sahibi vardır ve bize düşen, etik kurallar gereği meslektaşlarımıza başarılar dileyip, çalışmalarına saygı göstererek yapacaklarını izlemektir.

Gaziantep’te yeni ve çağdaş müze veya Zeugma Müzesi konusuna gelince; Çağdaş anlamda bir müzenin kurulması ve bunun tasarımının yapılması, müzeoloji denilen yeni bir bilim dalının kuralları dahilinde yapılmak durumundadır. Yani, akademik kurallar içinde, tamamen bir tez hazırlamak gibi bilimsel olmak zorundadır. Çünkü, “müze-mousaion” kelimesinin anlamı ” bilimler tapınağı“dır. Müzede sergilenen “her şey” de bu bakış açısından süzülerek gerçekleştirilmelidir. Bir müze hazırlamak, ilgisiz ve yetkisiz başkaları’nın hiç karışmaması gereken, tamamen müze uzmanlarının sorumluluğunda olması gereken bilimsel bir faaliyettir. Geçmiş zamanın yaşantısını, tarihî olaylarını, geleneklerini veya ne anlatılmak isteniyorsa, o konunun yorumunu yapmak, adetâ o dönemin romanını yazmak demektir. Yeni bir müzeyi kurguluyorken, bütün detayları iyice incelenmiş, mevcut eserlerin niteliklerinin tüm detayları saptanmış, izleyiciye verilmek istenen mesaj belirlenmiş, müze tasarımının mantığı net olarak saptanmış olmalıdır. Bunun için, öne sürülen fikirlerin hazmedilip, özümsenip, eleştirecek kadar zaman ayrılması, tüm fikirlerin defalarca gözden geçirilmesi, konuyla ilgili otoritelerin görüşlerinin alınması, sonuçta bir sentez yaratılırken son kararı vermeden önce defalarca maketler ve modeller üzerinde denemeler ve uygulamalar yapıldıktan sonra karar verilmesi gereklidir. Son zamanlarda milletin diline pelesenk olan ve Zeugma mozaikleri için örnek gösterilen Tunus’taki Bardo Müzesi bile, Almanlarla yaptıkları işbirliği ile en az 5 yıllık bir araştırma ve hazırlık döneminden sonra ziyarete açıldı. Mozaiklerin sanat değeri bir yana, aslında Bardo Müzesi hiçbir zaman örnek alınacak bir müze değildir. Bakan gözle, gören gözün farkı burada ortaya çıkıyor. Osmanlı döneminden kalan bir sarayın mimarîsine hiç olmazsa sadık kalınarak restore edildikten sonra, sarayın görkeminin mi, yoksa mozaiklerin mi öne çıkarıldığının pek anlaşılamadığı, mozaiklerin ait olduğu dönemin atmosferinin hiç yakalanamadığı ” altı kaval üstü şişhane” dedikleri cinsten, fazla abartılı, barok özelliklerin fazlaca belirginleştiği hatta taştığı, müzecilik açısından bakıldığında vasat üstü sayılabilecek bir müzedir. Hele hele de ” Bardo Müzesi’nin bilmem ne kadar metrekare mozaiğine, Zeugma mozaikleri ile şu kadar fark attık ” gibi söylemler fazlaca Ortadoğulu kaçıyor. Arkeolojik ve müzeolojik terminolojide, hiçbir zaman metrekare, adet, uzunluk, büyüklük gibi birimlerle karşılaştırma yapılmaz, ancak arkeolojik ve sanatsal özelliklerinin analojisi yapılarak yorum getirilmeye çalışılır. Aslında şuradan buradan örnek aramaya gerek yoktur. Çünkü Türk Müzeciliği son yıllarda büyük ilerlemeler kaydetmiş ve dünyadaki müzelere örnek olacak uygulamalar gerçekleştirmiştir. Bunun en sağlam kanıtları da, Avrupa Müzecilik Ödüllerini kazanan müzelerimiz ile dünya çapında ses getiren ” Muhteşem Süleyman“, “Türkler” gibi birçok sergilerimizdir.

Günümüzde, yürütülmüş olan sağlıksız ve kontrolsüz propaganda ile medyadaki abartılı tanımlamalar yüzünden Zeugma’ nın adı, ait olduğu antik şehirden daha büyük hale gelmiş, baraj sularına kaybedilen bölümler sebebiyle de Belkıs Harabeleri izleyenin nazarında adeta daha da küçülmüştür. Bu sebeple, Zeugma tanımlamasının içi boş, kof bir kavramdan ibaret olmadığını ziyaretçilere göstermek ve turizme kazandırmak için ayrı bir müze yapılması gereklidir. Baştan dikkate alınması gereken bir husus vardır. Müzelerin adı keyfî olarak değiştirilemez, yasal prosedüre bağlıdır. Mevcut Müzenin adı “Gaziantep Arkeoloji Müzesidir”. Ne Gaziantep Müzesi Zeugma Müzesidir, ne de Zeugma ” mozaik” demektir. Fakat, müstakil bir Zeugma Müzesi’nde en önemli yeri mozaikler kaplayacağından ana hatlar bu hususlara göre plânlanmalıdır. Bir Zeugma Müzesi’nin plânlamasına şimdiden başlanmalıdır. Mevcut arkeoloji müzesinin ek binasının düzenlemesiyle oluşturulan yeni teşhir şimdilik oldukça doyurucudur, ancak hiçbir zaman yeterli değildir. Bu haliyle de en fazla 10-15 yıl idare eder. Tabii, bütün mozaiklerin teşhir edilmesi için bayrak açanlar ikna edilebilirse. İşler müzecilere bırakılırsa, bu konu kendiliğinden hallolur. Çünkü müzeciler bir müze kuralını uygularlar ve sahip oldukları eserlerin her yıl veya iki yılda bir en fazla yüzde yirmisini sergileyerek, müzeyi canlı, güncel ve ilginç tutmayı sağlarlar. Onlar, müze teşhirinin ” yeni gelinin çehizi” gibi sergilenmeyeceğini çok iyi bilirler.

Müzecilerin ve onlara yardımcı olacak diğer meslek erbabının sorumluluğuna bırakılmak şartı ile, yeni yapılması gereken bir “Zeugma Müzesi“, kolay ulaşılabilir âdeta ayak altı bir yerde, birkaç sıra ağaçla çevrilmiş bir bahçenin ortasında huzur veren bir ortam içinde olmalıdır. Yeterince büyük bir otoparkı, ziyaretçi ihtiyacı için müze içinde olmayan helâ, vestiyer, kafeterya gibi konfor birimleri olmalıdır. Müze geniş bir alanda yer almalı ve asla tek kattan daha yüksek olmamalıdır. Müze depoları yer altında değil, zemin üstünde yapılmalıdır. Teşhir salonları yeterince yüksek yapılmalı ve ferah olmalıdır. Özellikle mozaikler, doğal ışıkla aydınlanmalıdır. Müze içi ulaşım ve ziyaretçi akışı, geri dönülmeyecek ve sıkışıklık yaratmayacak şekilde düzenlenmeli, özürlüler için sakat rampaları ve yürüyen bantlar yapılmalıdır. Bilgilendirme için, özel salonların yanısıra, teşhir salonlarında çok sayıda audiovizyon konulmalı, her dilden görsel ve işitsel bilgi verilmelidir. Ziyaretçilerin dinlenmesi için, sık sık oturma grupları düşünülmelidir. Özellikle mozaiklerin civarında, bunları sanatsal anlamda çalışmak isteyen öğrenci veya sanatçılar için yer ayrılmalıdır. Bütün bunlar ve burada belirtemediğimiz diğer hususlar için, müzecilerin en büyük yardımcıları, mimarlar, iç mimarlar, dekorasyon uzmanları, pedagoglar, müze eğitmenleri, psikologlar ve güvenlik uzmanlarıdır. Böyle bir müze Gaziantep’in olduğu kadar Türkiye’nin de yüz akı olacaktır. O zaman belki Tunuslular gelip bizim müzemizden örnek alacaklardır. Ama bu müzenin adı ” Zeugma Müzesi“dir. Hiçbir zaman “Mozaik Müzesi” olmamalıdır. Yakın gelecekte böyle bir Zeugma Müzesini ziyaret etmek dileğiyle.

27.06.2005

 

Gaziantep Müzesinde 10 Yıl

Gaziantep Müzesinde 10 Yıl

Dr. Rifat ERGEÇ*

Arkeoloji ve Sanat Dergisinin Kasım-Aralık 2001 tarihli 105. Sayısında yayınlanmıştır.

Gaziantep Müzesinde görev yaptığım 1989 – 1999 yılları arasındaki 10 yıldan sonra geriye dönüp baktığımda, gerçekleştirdiğim veya en azından teşebbüs ettiğim küçüklü büyüklü faaliyetleri hatırlamakta epeyce zorlandım. Bir kısmını dosyalardan, bir kısmını notlarımdan, bir kısmını tekrar gidip görerek, sorarak toparladım ama hepsini bir araya getirmek gene ne birkaç ayımı aldı. Bu dönemde yapılan veya planlanan işler aşağıda sıralanmaya çalışılmış olup, önceleri bir nevi rapor durumunda iken, bazı hususların anlaşılır hale gelmesi için yapma gereğini duyduğumuz açıklamalar sebebiyle neredeyse bir hatırat haline geldi. Bir kısmı ahvâl-i âdiyeden sayılabilecek olan bazı çalışmalardan burada bahsedilmesinin sebebi, imkansızlık içinde ve ödeneksiz olarak tamamen özveriye dayanan, müze personeli, selam ve hatır dostlarımızdan oluşan kendi öz kaynaklarımız ve şahsî becerilerimiz ile, hem de bir çoğunu bazı Kültür Müdürlerine, kültür müdürlüğüne rağmen, uğraşarak ve mücadele vererek emekle, zahmetle gerçekleştirdiğimiz için değerli olmasındandır. Elde ettiğimiz başarılı sonuçlar, hiç şüphesiz ki müzelere ve müzeciliğe gönül vermiş bir avuç insanın, bekçi-memur ve arkeologlardan oluşan fedakar bir grubun gayretleriyle, uyum ve birlik ruhuyla, Gaziantep’i ve Onun Müzesini yüceltmek gayreti içinde, herhangi bir karşılık veya menfaat beklemeden yaptıkları çalışmalar sonucu ortaya çıkmıştır. Doğal olarak, her türlü çalışmaya lakayt kalan ilgisiz kimselerden burada behsetmeyi son derece gereksiz buluyorum. Fakat, Gaziantep Müzesinin belli bir yere gelmesinde emeği geçen ( uzmanlar Fatma BULGAN, Ayşe ERGEÇ, Mustafa Yaşar GÜNEŞ, Mehmet ÖNAL, M. Kemal SERTOK, memurlar Necdet BÜYÜKİPEKÇİ, İsmail TUNÇ, İbrahim DEMİR, Abidin TÜRK, güvenlik personelinden rahmetli M. Dede BÖREKÇİ, Mahmut KOCAOĞLAN, Vedat ÜNLÜ, Yusuf YILDIRIM ve Belkıs örenyeri bekçisi Nusret ÖZDEMİR ile Yesemek’in işçi-bekçisi Ali ÇİÇEK) insanları minnetle ve takdirle anmamak mümkün değildir. Başta bu adı geçenler olmak üzere tüm müze personeline, Müzenin çalışmalarını içtenlikle destekleyen müdür sayın Y. Mimar Erol DOĞAN ve onun nezdinde Adana Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğüne, Müze Dostları Derneğine, sayın Ayşe Nur Arun ve onun nezdinde Arsan Seyahat Merkezi personeline, Mercek (Halit Ziya Biçer ve oğlu sevgili kardeşimiz merhum Murat Biçer) Tanıtım A.Ş.’ye ve Cemil Açıkkol ile onun nezdinde Açıkkol Mimarlık bürosundaki mimar adayları gibi kalbi müze heyecanı ile dolu dostlarımıza, benim Gaziantep’e ayak basmama vesile olan eski Kültür Müdürü sayın Ali BOZBAŞ’a, birçok kereler ve sıkışık durumda kaldığımızda yardımcı olan Şahinbey Belediye Başkanlığına ve hassaten, bizi her zaman desteklemiş ve teşvik etmiş olan Sayın Valimiz Muammer GÜLER’e teşekkürlerimi sunmayı ulvî bir görev, boynumda bir borç olarak telakki etmekteyim. Bütün bu çalışmaları iyi veya kötü biçimde gerçekleştirirken hep önde tuttuğum bir düşünce vardı ki o da, “Müzenin Manevî Şahsiyeti” idi. Bu prensibi, başta kültür müdürlükleri olmak üzere, müzeleri gereksiz veya ikinci-üçüncü sınıf kuruluşlar, istedikleri zaman istedikleri işi yaptırabilecekleri basit devlet daireleri olarak görmeye alışmış ya da bu bakış açısına meyilli birçok devlet dairesi, idarî, adlî, polisiye, özellikle siyasî kurumlar ve siyasîler ile bir kısım sivil toplum örgütleri ve basının duyarsız kesimine karşı her zaman bir demirperde gibi sağlam ve katı tuttum. Bunların yanısıra, Turizm Müdürlüğü, Köy Hizmetleri Müdürlüğü, TEDAŞ, Anadolu Ajansı ve basının duyarlı kesimi, Bayındırlık Müdürlüğü, Belediyelerin bazı müdürlükleri, Polis ve Jandarma’nın ilgili birimleri gibi müzeyi tanımış ve yardımcı olmaktan geri kalmayan, bunu yaptıkları zaman mutluluk duyan kurumları da minnetle anmak isterim. Ve çok şükür ki, bütün ilgisiz kurumlara karşı müzenin manevî şahsiyetinden, müzeci ve arkeolog olarak da mesleğimden hiçbir zaman ve hiçbir şekilde taviz vermedim. Personelimi de buna alıştırıp eğittiğimi zannediyorum. Benden sonra gelen meslekdaşlarımdan da en büyük dileğim bu prensibi devam ettirmeleridir. Çünkü devlet hiyerarşisinde ciddiyetiyle saygın bir yer kazanamamış bir kurumun kendini kabul ettirme şansı ve hakkı yoktur. Türkiye müzeciliğinin ise buna şiddetle ihtiyacı vardır. Müzeyi gezmeye gelen ziyaretçiyi, bilim, müzecilik, didaktik, ciddiyet, düzen, ilgi, merak, temizlik, ve intizam ile disiplin açısından etkileyip farklı duygularla gönderemiyorsak müzeci olarak başarıdan söz etmemiz ve bunu beklememiz mümkün değildir.

Gaziantep Müzesinde geçen 10 yıl içinde çeşitli zamanlarda yaptığımız faaliyetleri bazı başlıklar altında toplamanın daha anlaşılır olacağı düşüncesiyle bunları aşağıda sunarken, ukalâlık yapmaktan, olayları abartmaktan ve gereksiz yere gurur ve kibir göstermiş olmaktan da korkmuyor değilim. Çalışmalarımız pek çok müzeci meslekdaşımızın gerçekleştirdiğinden çok da farklı değildir, burada yazılanlar ise ancak, “bir müzede 10 yılda neler yaptın?” sorusuna verilebilmiş cevaplardır. Ancak bir Anadolu, hatta bir Güneydoğu Anadolu Müzesinde 10 yıl boyunca geçirilen sürenin bilim ve meslek hayatından kesitler verirken, bunları, yaşanan maddî ve manevî zorluklar açısından masumane olarak paylaşmaktan başka bir amacım olmadığını, ayrıca bütün bu yazıya dökülmüş anılar raporunu sevgili dostum Nezih BAŞGELEN’ in ısrarı üzerine kaleme aldığımı da özellikle belirtmek ihtiyacındayım. 1989 yılından başlayarak adeta yeniden ele aldığımız tüm müze ve müzecilik faaliyetleri aşağıda bölümler halinde verilmeye çalışılmıştır.

A. Müzede Bina ile ilgili Çalışmalar:

1. Zemin katta tadilât yapılarak bir kafeterya / yemekhane bölümü tesis edilmiş ve bu hizmetler ilkellikten kurtarılarak personelin rahat yemek yemesi ve yemek saatleri dışında ise ziyaretçilerin hizmetine açılması sağlanmıştır.

2. Giriş katındaki personel ve ziyaretçiler için tek bir tuvaletin oluşturduğu olumsuzluklar, yapılan ilave bölümler ile ortadan kaldırılmış, ziyaretçiler ve personel ile kadın-erkek tuvaletleri yapılmış ve birbirinden ayrılmıştır. Ayrıca bir tonluk su deposu tesis edilerek müze temizliğinin su kesintilerinden olumsuz etkilenmesi önlenmiştir.

3. Gişede tadilât yapılarak camlı bölmelerle görüş alanı alanı genişletilmiş ve özellikle gece bekçilerinin geç saatlerde üşümeleri önlenmiş, güvenlik malzemeleri için özel kasalar konularak kullanışlı, sağlıklı ve güvenli hale getirilmiştir.

4. Müze binası ile birlikte 1968 yılında tesis edilmiş olan kalorifer kazanı ekonomik ve teknolojik ömrünü tamamlamış ve kömürle çalışıyor olmasından dolayı girişimlerimizle değiştirilmiş, fuel-oil ile çalışan yeni ve verimli bir kazan konularak zaman ve personelden de tasarruf edildiği gibi, tüm çalışma odalarının ve teşhir salonlarının da ısınması sağlanmıştır.

5. Binanın dış kısmındaki revaklı galerinin kapatılması esnasında, merdiven altından dışarıya zaten bir kapısı olan bölüm de kapatılarak modern malzeme ile döşenmiş, çay ocağı ve mutfak olarak kullanılmaya başlanmıştır.

6. Bulaşıkların yıkanmasında ve çeşitli temizlik işlerinde kullanılmak üzere elektrikli bir şofben alınarak monte edilmiştir.

7. Müzedeki içme suyunun sağlıklı hale getirilmesi için bir su arıtma cihazı alınarak hem içme suyunda ve hem de laboratuar ve fotoğrafhanede sağlıklı su kullanılması temin edilmiştir.

8. Müdür odası olarak kullanılan ikinci kattaki oda çok küçük olduğundan kendi imkanlarımızla iki buçuk metre kadar genişletilerek nisbeten kullanışlı ve toplantı yapılabilecek hale getirilmiştir. Gerek bu odanın tesisinde ve gerekse kapı, masa, pano, korniş, sehpa gibi eşyanın yapım ve tadilâtında çok büyük emeği geçen bekçi Dede Börekçi’yi rahmetle anmamak mümkün değildir. Bütün bu sayılan malzeme, kendi imkanlarımızla ve adı geçen tarafından büyük bir maharet ve ustalıkla yapılmış, birçok resmi dairede DMO’ dan satın alınmış birbirinin aynı ya da benzeri standart malzeme kullanılırken Müze Müdür Odası çok özgün ve kullanışlı mefruşat ile döşenmiştir.

9. Kütüphane salonu olarak kullanılan ve koridor ile birleşik olan mekana, kendi imkanlarımız ve personelimiz tarafından yapılan tekerlekli ve raylı 6 adet pano kapı ile söz konusu bölüm, gerektiğinde kapatılabilen 30-35 koltuklu bir konferans salonu haline getirilmiş ve kültürel amaçlar için yoğun biçimde kullanılmıştır. Dar mekanda bir de projeksiyon makinası için yer kaybetmemek maksadıyla, projeksiyon makinası sehbası yapılan bir düzenekle tavana asılmış, böylece de hem dinleyicilere mani olmamış, hem de perdeyi tam karşıdan gördüğünden konferanslarda ve slayt gösterilerinde sıkça gördüğümüz çarpık görüntüler ve kayma hataları giderilmiştir.

10. Üst kattaki ince uzun açık teras, üzeri kapatılarak bina içine alınmış, iki tuvalet ile dört adet uzman çalışma odası tesis edilmiş, her uzman odasına birer de lavabo konularak basit eser temizliklerinin oda içinde yapılması ve bu sebeple uzmanlarca sık sık odaların terk edilmemesi sağlanmıştır.

11. Kullanışsız ve pek işe yaramayan arşiv odasının ikiye bölünerek bir bölümünün kütüphaneye katılmasıyla kitap raflarının genişletilmesi gerçekleştirilmiş ve geri kalan kısmı muhasebe odası haline getirilerek hesap işlerinin salim bir ortamda yapılması temin edilmiştir.

12. Merdivenlere 1990 yılında sakat rampaları yapılarak hem sakat arabalarının rahatça geçmesi ve hem de ağır taş blokların ve diğer malzemelerin müze içindeki taşınma işlemleri kolaylaştırılmıştır.

13. Müzenin elektrik tesisatının sağlıklı hale gelmesi için yeni toprak hattı ile paratoner bağlantıları yaptırılmış ve şahsî dostluk ve ikili ilişkilerimiz sonucu müze bahçesine özel bir elektrik panosu konulmuştur.

14. Teşhir salonuna açılan üst kattaki yarı kapalı balkon, kendi imkanlarımız ve personelimiz tarafından yapılan tadilât ve bölmelerle sikke, etnografya ve emanet eser depoları haline getirilmiş, demir kapılarla takviye edilmiş ve ayrıca evrak arşivi için de yer ayrılmıştır.

15. Müze binası içindeki özellikle koridor ve teşhir salonları mineral sıva ile kaplanarak hem dekoratif bir görünüm kazanmaları ve hem de devamlı temiz kalmaları sağlanmış, birkaç yılda bir yeniden boyamaktan tasarruf edilmiştir.

16. 1991 yılında, 190 adet ağacı keserek Müze bahçesine yapmaya başladıkları Kültür (!) Merkezi binası yarım halde iken, 300 m kadar ilerideki bir yere GAP Kültür Sarayı adı altında yeni bir tesisin yapılmasının gündeme gelmesiyle, şahsî dostluklar ve ikili ilişkiler de kullanılarak yapılmakta olan binanın fonksiyonunun ek bina sıfatıyla müzeye çevrilmesi sağlanmış, onayın alınmasından sonra derhal tadilât projeleri yaptırılmış ve bunların gerçekleşmesi sağlanmıştır. Bu faaliyeti, Gaziantep kültürüne yaptığım en büyük hizmet olarak telakki ediyorum ve binanın kısa zamanda tamamlanmasıyla Gaziantep’in kültür camiasının Ülkemizin en büyük müzelerinden birisine kavuşmasının heyecanını yaşamasını diliyorum. Bütün beklentim, bu binanın tamamlanmasıyla iki binanın birleşmesi ve çok olumsuz şartlar içinde bulunan etnografya müzesindeki malzemeyi buraya taşıyarak ve ön bölümdeki yeni salonlarda yeniden yorumlayarak bir Gaziantep Kültürü Müzesi yaratmak idi. Bunun içinde Barak Odası, Zenaatkârlar Çarsısı, audiovizyon-multivizyon ile birkaç dilde Gaziantep Şehri ve Savunmasının anlatılması, bütün detaylarının yer aldığı Gaziantep el işlerinin didaktik olarak sergilenmesiyle özgün elişi motif ve örneklerinin meraklı ziyaretçiler ile amatör ve profesyonel kimselerce çalışılmasının temini, ana bölüme üst kattadaki balkonlardan seyredilecek mozaik panoların yerleştirilmesiyle Ülkemizin sayılı mozaik seksionlarından birinin tesis edilmesi, heykeltraşlık eserleri ve özel olarak ışıklandırılmış sanal mezar odalarının hazırlanması gibi Türk Müzeciliğinde yeni olan bazı ilkler gerçekleştirilecekti. Ayrıca geniş salonlarda öğrencilere ve ziyaretçi gruplarına görsel malzeme ile eğitim ve tanıtım yapılabilecek, haftanın belli günlerinde konservatuar öğrencileri ziyaretçilere 10-15 dakikalık mini konserler verebilecekler, geniş fuayede resim sergileri açılabilecek ve böylece Gaziantep Müzesi, yaşayan bir müze haline gelebilecekti. Şimdiki müze salonları ile yeni bina salonları bir tüp geçitle birbirine bağlanacak ve büyük bir kompleks elde edilecekti. Ama bütün bunlar 8-9 yıl içinde olmadı. Maalesef bu kompleksin bitirilmesi, birikimleri yeterli gelmeyen kültür bakanlığı birimlerinin kendi yetki ve sorumluluklarının sınırını çizememeleri sebebiyle gerçekleşemedi. Şimdilerde % 80 oranında tamamlanmış olan bina ise fiziksel gücü nisbetinde bu boşlanmışlığa, ilgisizliğe ve sergilenen vurdumduymazlığa direnmeye, her fırsatta kültürden bahseden siyasîlerle, sponsorluk teklif edildiğinde bilmemkaçıncı defa gittiği Avrupa’daki seyahatleri sırasında tesadüfen gezdiği bir müzeyi böbürlenerek anlatırken, belki de sadece ilkokul sıralarında zorla götürüldüğünden başka ziyaret dahi etmediği kendi yaşadığı şehirdeki müzesini eleştiren iş adamlarının ne demek istediğini anlamaya çalışıyor.

B. Müzede Teşhir Çalışmaları:

17. Teşhir Salonlarının genel aydınlatması ve vitrin içi ışıklandırması baştan ele alınarak modern metotlar ve malzemelerle yenilenmiştir. Ülkemiz müzeleri içinde ilk kez kullananlardan birisi olarak 1989 yılında Hollanda’dan getirtilen petek panellerle vitrin içlerinde homojen ve indirekt aydınlatma sağlanmış böylece eserlerin izleyiciye daha iyi şartlarda ve gözü yormadan sunulması mümkün olmuştur.

18. Birçok müzede, bina kadar eski olan ve neredeyse envantere geçecek kadar müzeyle bütünleşmiş olan, bir devrin gözdesi Şekip Kristal etiketli mevcut vitrinler, basit ve ucuz bir yol olan sunta panolar ile bölünüp, kasalar içine alınmak suretiyle kronolojik salonda düzenlemeler yapılmıştır. Böylece, hem ucuza mal edilen, hem değiştirme pratikliğine sahip ve hem de mevcut vitrinler kullanıldığı için son derece ekonomik bir sistem elde edilmiştir. Vitrinler sunta panolarla bloklandığı için ikinci bir güvenlik perdesi oluşturmakta, vitrin fonları kullanmakta özgür kalındığı için vitrinlerde aynalaşma önlenmekte ve tüm açıklıkları bantlamak mümkün olduğu için de tozlanma süresi uzatılarak vitrin içinin temiz kalması sağlanmaktadır. Mevcut vitrinleri ve kendi imkanları ile değişiklikler yapmak isteyen tüm meslekdaşlarımıza tavsiye edeceğimiz bir düzenleme tarzı olup ayrıca, söküldüğü takdirde suntaları ziyan etmeden ikinci defa başka amaçlarla da kullanmak mümkündür. Sunta yüzeyler en kolay ve ucuz boya olan siyah plastik ile tek kat boyanmış, vitrin üzerlerine gene suntadan taç çerçeveler yapılarak içine petek paneller ve flouresant lambalar konulmuş, ışığın üstten taşmaması ve elektrik aksamının tamir pratikliği için de üst bölüm tamamen kalaylı kağıtla (folyo) kaplanarak son derece ucuz bir düzenek elde edilmiştir. Bu tarz düzenlemenin bir faydası daha vardır ki o da, istenildiği takdirde sunta blokları farklı biçimlerde yerleştirerek sık sık değişik teşhir biçimleri elde edilebilir ve müzenin monotonluğu giderilebilir. Sırf bu yüzden binanan bir parçası gibi beton bloklardan yapılan sabit vitrinli teşhirlere bir türlü sıcak bakamamışımdır.

19. Müzede ana teşhir salonuna girişi sağlayan açıklığın iki yanında bulunan iki yuvarlak sütun, yan duvarlar ile aynı kalınlıkta olmak üzere kare hale getirilerek, duvarla sütun arasındaki açıklığa vitrinler yapılmış ve Ülkemiz müzelerinde ilk kez olmak üzere bu vitrinlerde dışarıdan çirkin görünen kilitler konulmamış, bunların yerine vantuzlarla kaldırılan camlı sistem ile vitrin dizaynına yeni bir boyut getirilmiştir.

20. Müzenin mimari planına göre iç balkon olarak ayrılmış bölümün teşhir salonuna bakan ve kapatıldığından dolayı çok çirkin görünen cephesi büyük boy panolarda “Gaziantep Kronolojisi”, “Türkiye’nin Antik Bölgeleri”, “Gaziantep’teki Antik Yerler ve Kazı Merkezleri” isimli bilgi levhaları ve haritalarla kapatılarak bu çirkinlik giderilmiş ve çok sayıdaki ziyaretçinin aynı anda bilgi sahibi olacağı biçime getirilmiştir.

21. Müzenin batı tarafındaki, içinde 190 adet süs ve meyve ağacının, taş eserler deposunun, müze açık teşhiri ile müze ek bina temel ve subasmanının bulunduğu yaklaşık beş dönümlük bahçenin boşaltılarak buraya bir “Kültür (!) Merkezi” yapılmak istenmesi üzerine, açık teşhirde bulunan taş eserler müzenin doğu tarafındaki ince uzun biçimli bahçeye, bir kısmı da açık revaklı galeriye taşınmak zorunda kalınmıştı. Bu galeriye dışarıdan ulaşılıyor olması güvenlik yönünden sakınca yarattığından ve açık kısmından dolayı da teşhir yüzeyinin az olması yüzünden Adana Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü ile birlikte yürüttüğümüz çalışmalar sonunda revaklı galeri, tip proje olan diğer bazı örneklerinde olduğundan çok daha başarılı bir biçimde kapatılmış ve teşhir salonları ile birleştirilmiştir. Revaklı galerinin kemerli üst örtüsüne tam oturan pencereler kavislerin görünüşünü bozmamış ve aradan geçirilen duvarlardan taşan sütun gövdeleri ile “revaklı galeri” mizanseni muhafaza edilmiştir.

22. Türkiye müzelerinde ilk kez olmak üzere ” Nostalji vitrinleri” adı altında, yakın geçmişe ait özellikle orta ve daha yaşlıların anılarını tazeleyen çeşitli gramofonlar, ibraz edilmediği zaman telsiz kanununa muhalefetten yasal işlem yapılan kullanım ruhsatları ile birlikte lambalı eski radyolar, manyetolu telefonlar, rakkaslı duvar saatleri, bir zamanlar konakların olmazsa olmazlarından kollu dikiş makinaları, eski model yazı makinaları gibi eşyaların sergilendiği vitrinler oluşturulmuş ve içeriğine uygun olması için de özellikle eskimiş ve solmuş orijinal fon kumaşlarıyla eski ahşap vitrinler kullanılmıştır.

23. Türkiye müzelerinde ilk kez olmak üzere Fotoğraf makinalarının tarihi gelişimi konulu ve 80 adet makine ve aksesuar içeren bir sergi, önce fotoğrafçı Halit Ziya Biçer’den emaneten alınarak sergilenmiş daha sonra satın alınarak müzeye mal edilmiştir. Bu koleksiyonun müzeye kazandırılmasında rahmetli Coşkun Tütüncü ile aziz dostum Turhan Birgili’nin katkıları büyüktür. Zaman içinde yapılan ilavelerle sayısı 110’u aşmış olup halen de Ülkemiz Müzelerinin ilk ve tek “Fotoğraf Makine ve Aksesuarı Seksiyonu” dur ve eğer yanılmıyorsam Türkiyedeki fotoğraf makinası koleksiyonlarının içinde de 4. sırayı almaktadır. Bu koleksiyonda, 1910 modelden başlayan ve günümüze kadar gelen fotoğraf makinaları ile bunların aksesuarları, çeşitli flaşlar, şaseler, Dager Typ adı verilen ve 1839 yılında ilk kez bakır plaka üzerine çekilmiş fotoğraflar, İngilterede kraliyet sarayı mensupları için icat ve çok az sayıda imal edildiği söylenen ve insan yüzüne fotoğrafta yumuşaklık kazandıran süzgeç biçimli “imagon” objektif, Rus yapımı taklidi ile orijinali Alman Zeiss’ in yanyana sergilendiği ve ilk kez objektife monte edilmiş sarı lekeli telemetreye sahip körüklü makinalar, Poloraid’i taklit ettiği için tüm dünyada toplatılan poloraid sistemli Kodak makine, gene Kodak’ın kart kamerası, ilk uzaktan kumanda denemeli stüdyo objektifi, bir kez denenip vazgeçilmiş 4X4 cm ebatlı film çeken kutu makina, telemetreli ilk Kodak ve ilk Amerikan yapımı Argus 36 mm’ lik makinalar, Poloraid’e rakip olmuş kendi kendine vesikalık çeken Fotomaton makine, ve nihayet adliye arkası esnafından olup geçim sıkıntısı sebebiyle eski şalvarını kesip örtü yapan Şipşak Mamed’in a-la-minut makinası, 1916 model bir açı ölçer, lüks lambası ile aydınlatılan 1935 model bir 16 mm sinema makinası vb. optikle ilgili makine ve malzemeler yer almaktadır. Zaman ayarı basit yaylı bir sistemle elde yapılmış bir stüdyo makinası ise, her zaman açık duran objektifinden karşıya konulan bir kartpostaldaki anıt mezar resmini devamlı olarak baş aşağı göstererek, özellikle küçük izleyicilere o basit mercek-ışık kanununu hatırlatmaktadır.

24. Bu arada, eski bir Antep Evinin mahzeninde ele geçip 1911-1914 model olduğu saptanan ve gaz yağı ile enjeksiyonlu ve pompalı gaz ocakları gibi bir ısıtıcı vasıtasıyla ısıtılan suyun buharı ile çalışan buhar türbini sistemine sahip bir motosikletin, Gaziantep Bölgesinde de faaliyet gösterdiği ve Karkamış kazılarına katıldığı bilinen İngiliz Casusu Lawrens ile ilişkilendirmesinin mümkün görünmesi üzerine, gerek Lawrens’in hayat hikayesi ile ilgilenen araştırmacıların ve gerekse motosiklet firmasının dikkatini çekmek üzere temizlerek teşhire konulmuş olup, bekleneni vermese bile şimdilik bazı kesimlerin ilgisini uyandırabilmiştir.

25. Kullanışsız hale gelmiş ve tamiri mümkün olmayan jaluzi sistemi kaldırılarak yerine modern görünüşlü, kullanışlı ve teşhir salonlarında ışığın ayarlanabilmesine imkan sağlayan düşey perdeler yaptırılmıştır.

26. Türkiye müzelerinde ilk kez olmak üzere, “Diğer Müzelerden ve Arkeolojik Çalışmalardan Haberler” adı altında bir pano düzenlenmiş olup, arkeolog ve müzeci meslekdaşlarımızın gönderdiği afiş, broşür ve posterlerle yeni haberler ziyaretçilerimize duyurulmaktadır.

27. Eski Müze Müdürlerinin resimleri ve hayat hikayeleri ile Müzeye bağış ve yardımda bulunanların isimlerinin ve teşekkür levhalarının yer aldığı bir “Şeref Panosu” hazırlanarak Müzeye emeğı geçenlerin anılması ve tanıtılması sağlanmıştır.

28. Çeşitli ülkelerin 20. yüzyılın başlarındaki görüntülerini yansıtan kartpostallar sergisi önce fotoğrafçı Halit Ziya Biçer’in koleksiyonundan emanet olarak sergilenmiş, daha sonra satın alınarak müzeye kazandırılmıştır. Bunlar, 1902-1914 yıllarında İzmirli bir rum vatandaşın İngiliz Konsolosluğunda çalışırken görevli olarak gittiği dünyanın çeşitli ülkelerinden, fakat özellikle de Hindistan’dan İzmir’deki ailesine gönderdiği kartpostallar olup, o zamanki posta pulları ve posta damgaları ile Türkiye’nin uluslararasında, “Turkey-Turquie-Turquie d’Asia-Asia Minor, Turquie in Asia” gibi nasıl farklı isimlerle anıldığını göstermesi bakımından ilginçtir.

29. Kendi imkanlarımızla tesis ettiğimiz yeni teşhir salonunun plan, dizayn ve düzenlemesi tamamen kendimize ait olup, bir bölümünde eskiden mevcut ayaklı orta vitrinlerine suntalam kasalar giydirilerek yeni ve modern bir görünüm kazandırılmış ve son derece ucuza mal edilmiştir. Vitrin içi düzenlemesi ve ışıklandırması da tarafımızdan yapılmış ve modern Avrupa müzelerindeki düzenlemelerle boy ölçüşecek derecede bir teşhir elde edilmiştir. Bu bölümdeki sikke teşhirini eşim Ayşe ERGEÇ hazırlamış ve yatay vitrinlerin arkasındaki duvar panolarına sikkenin doğuşu, ülke ve devlet bazında sikke basma teknikleri ve ağırlık sistemleri ile antik sikkelerin zaman içindeki satın alma gücünü gösteren resim ve çizimler ilk kez uygulanan kappa-blok tekniği ile ziyaretçiye sunulmuştur. Bu salonda yeni tesis edilen büyük boy kombine vitrinler de Ülkemiz müzelerine örnek teşkil edecek düzenlemelerine sahiptir. Bilimsel düzenlemesini sevgili dostumuz Prof. Dr. sayın Aliye ÖZTAN’nın yaptığı Mühür vitrinlerindeki küçük eserlerin kolayca incelenmelerine olanak sağlayan kart lensler (büyüteçler), birkaç müze ile birlikte Ülkemiz müzelerinde ilk kez kullanılmaktadır. Gene bu salondaki kombine vitrinlerde bulunan küçük eserleri incelemek isteyenlerin rahat edebilmeleri için konulan tekerlekli mobil tabure-puflar Ülkemiz müzelerinde ilk kez kullanılmaktadır.

30. Büyük salondaki Tarih Öncesi Vitrinleri prehistorik dönem ile başlamaktaydı. Gaziantep Üniversitesinden jeolojiye meraklı Mehmet Erkan KOÇAK isimli bir öğrencinin çeşitli yerlerden topladığı bitki ve hayvan fosillerini Müzeye hediye etmesiyle oluşan koleksiyonu sergilemek üzere Tarih Öncesi Vitrinlerinin baş tarafına yeni bir bölüm eklenmiş ve bu bölüm Tabiat Tarihi ile başlatılmıştır. Kendisine teşekkür ve hayatta başarılar dilerim.

31. Prehistorik dönem vitrinlerine, F. Bulgan’ın hazırladığı o dönemi anlatan bir bilgi panosu ile benim elimde bulunan, taş devrinde nasıl alet yapıldığını ve hangi taş aletlerin günümüzdeki hangi mekanik aletlerle örtüştüğünü temsili resimlerle gösteren bir dizi çizgi resimler konularak izleyiciye bilgi aktarımı sağlanmış, bir süre sonra da, birlikte kazı yaptığımız Fransız ekipten prehistoryen bir bayanın el becerisi ile sileskten (çakmaktaşı) yaptığı bir el baltasının imal aşamalarını anlatan bir taş alet ve yongaları ile görüntü zenginleştirilmiştir.

32. Başka bir müdürlüğe ait olup, emaneten kullanılmakta olan teşhir panolarının Müzeye göre uygunsuz zamanlarda geri istenmesi ve teşhir düzeninin bu yüzden bozulması üzerine bunlar iade edilmiş ve ihtiyacımıza göre tarafımızdan yapılan mobil panolar kullanılmaya başlanmıştır. Bunların birer yüzleri açık renkte, diğer yüzleri daha koyu renkte yapılarak farklı malzemenin teşhirinde uygun fonlar elde edilmesi için kolaylık sağlanmıştır.

33. Taklit eserler ayrı bir vitrine konularak detaylı bilgi verilmiş ve bazı saf vatandaşlarımızı define bulma vaadiyle dolandırmaya çalışan ve birbirleriyle bağlantılı olarak Ülkemizin çeşitli yerlerinde, içinde üç adet sahte tunç heykelcik bulunan küpler ile uydurma senaryolar üreten kötü niyetli kişi ve çeteler konusunda müze ziyaretçileri aydınlatılmıştır.

34. Müze teşhir salonlarına konulan düzenek ile ziyaretçilere gezileri sırasında müzik yayını gerçekleştirilmektedir. Bu sisteme bir de, konferanslarda kullanılmak üzere ses düzeni eklenmiştir.

35. Müzelerde çoğu zaman eleştiri ve esprilere konu olan ” dokunmak yasaktır” ikazları yerine Türkiye Müzelerinde belki de ilk defa olarak, bir Roma dönemi değirmeni üzerinde “Lütfen Çeviriniz” yazısı bulunmakta ve bazalttan değirmene takılan ahşap kollar, ikişer ikişer özellikle ilkokul öğrencilerince keyifle çevrilerek, değirmene konulan kuru ot ve buğday saplarının nasıl un haline geldiğini de gözlemleyerek öğrenmektedirler.

36. İki yıl önce bulduğumuz Eski Tunç Çağı mezarlığındaki mezarlar ve buluntular hepimizi çok etkilemişti. En çok duygulanan da, hiç şüphesiz yoğun olarak şiirle uğraşan uzmanımız arkeolog M. Önal idi ve hemen kaleme sarılıp cesedi mezara konan Eski Tunç Çağından bir yiğit ile onu son yolculuğuna uğurlayan yakınlarını hayal etmiş, duygu ve düşüncelerini şiire dökmüştü. İtiraf etmeliyim ki bu şiir beni mezarlıktan fazla etkiledi, bazı ziyaretçileri de benden fazla. Bir defasında, İstanbul’daki tanınmış bir kolejin eski mezunlarının GAP bölgesine yaptıkları gezi sırasında Gaziantep Müzesini gezerlerken ben de onlara rehberlik ediyor, sorularını cevaplıyordum. Ziyaretini tamamlayıp bahçeye çıkmış iken geri dönen orta yaşlı bir bayan bana doğru gelerek “salonlardan birinde bir şiir varmış” dedi, ben de orijinal malzemesi ile yeniden kurulmuş olan mezarın yan tarafındaki panoyu gösterdim. Biraz önce gezerken bu kısmı görmemiş olan kadıncağız, ilgiyle yaklaştı ve incelemeye başladı, bu sırada ben de diğer ziyaretçilerle ilgileniyordum. Deminki orta yaşlı hanımla biraz sonra karşılaştık yanımdan geçerken, yanaklarına damlalar taşan dolu dolu kızarmış gözlerle bana “mezarı ve buluntuları gördüm, fakat şiire mahvoldum” dedi. Bu duyguları tatmanın ve gözyaşlarını özgür bırakmanın mutlaka başka insanların da hakkı olduğuna inandığım için bahse konu şiiri ekte veriyorum (Ek: 1). M.Önal’ın mühür baskıları için yazdığı başka bir şiirinin yanısıra ben de, sayısı binleri bulan keramiklerin yanına Ömer Hayyam’ın “testilerin toprağının gün gibi güzellerin toprak olmuş teninden, yüzünden, gözünden yapıldığını” anlatan şiirini koydum. Böylece edebiyatı da, bizim müzenin kendini anlatım biçimlerine vasıta yaptık ama izleyenlerin ifadesine göre “değişik bir müze” oldu.

37. Müze içinde ziyaretçilere gezi güzergahını belirtmek üzere, biraz da sevimli olsun diye çıplak ayak izlerinden oluşan dikkat çekici sarı renkte işaretler koyduk. İlk bakışta “müzeciler züğürtlükten yalınayak dolaşıyorlar” esprisine hedef olsa da bu gezi yolu izleri ziyaretçiler açısından oldukça işe yaradı

C. Müzede Açılan Sergiler:

38. “Türk mimarlık eserleri” isimli fotoğraf sergisi.

39. “Kültür Varlıklarımız” isimli fotoğraf sergisi.

40. “Yağmalanan Anadolu” isimli fotoğraf sergisi.

Bu üç sergi de Kültür Bakanlığınca düzenlenen GAP Şenlikleri kapsamında Gaziantep’e kısa süre için gelmişti ve ilk ikisi Şemsi Güner’e yaptırılan 100 X 70 cm. ebadındaki dünyayı dolaşan sergi fotoğraflarından oluşmaktaydı. Çok kimse görmek istedi, fakat ancak 1 hafta için ve sadece Gaziantep’e gelmişti. Tekrar ambajlanmaları sırasında hepsinin teker teker fotoğraflarını çektim ve sonuçta 18 X 24 cm. ebadında bir mini sergimiz oldu. Her üç, konulu fotoğraf sergisi de hemen hemen 10 yıl boyunca devamlı sergide kaldı ve çok beğeni topladı. Fakat, bir yazı levhası ile de bunların elde ediliş hikayesini izleyicilere anlatmayı da ihmal etmedik.

41. Türkiye müzelerinde ilk kez olmak üzere “Roma Döneminde bir şehrin kuruluş öyküsü sergisi.” 1982 yılında CDG bursu ile Almanya’da Köln’de Römisch-Germanisches Museum’da değerli dostum, arkadaşım Mustafa Büyükkolancı ile birlikte müzeoloji çalışmaları yaptığımız sırada, piyasada mevcudu kalmamış David Macaulay’ın Augustus dönemindeki Verbonia kentini anlatan “Eine Stadt Wie Rom” adlı kitabından fotokopi ederek elde ettiğim çizimleri eşim arkeolog Ayşe ERGEÇ ile birlikte yeniden yorumlayıp, ilave resim ve çizimlerle destekleyerek Roma kültürü içinde kurulan kentlere uygulayıp genelleyerek açıklamıştık. Yaklaşık 45 panoda 90 kadar çizgi resimden oluşan sergi 10 yıl boyunca devamlı olarak bir teşhir unsuru gibi gündemde kalmıştır.

42. “Antik devirde Çocuk eğitimi” isimli çizgi resim sergisi, ne de olsa okuma özürlü bir toplum olduğumuzdan dolayı göze hitap etmek üzere, Arkeoloji ve Sanat Yayınlarının aynı isimli kitapçığının fotokopi ile A3 ebadında büyütülüp sayfa sayfa panolara asılmasıyla oluşturulmuş ve özellikle okullardan ve öğrencilerden çok ilgi görmüştü. Ancak sonradan, izinsiz yaptığım bu uygulama için kendisini haberdar ettiğim sevgili Nezih Başgelen’in hoşgörüsüne burada teşekkür etmek isterim.

43. “Eski Roma’da oynanan Eğlencelik oyunlar” isimli çizgi resim sergisi de, gene Almanya’ daki müzeoloji günleri sırasında Xanten müzesinden aldığım, kendi araştırma ve yayınları olan bir kitapçığın cildinin bozulması ile oluştu. Ancak bunu, Gaziantep’te oynanan çocuk oyunları ile birlike izleyiciye sunarak, beştaş, kanatlı çizgi, aşık oyunu, ceviz oyunu gibi bazı oyunların birbirinden farklı coğrafyalarda nasıl ortak değerler haline gelebileceğini vurgulamak istedik.

44. “Fotoğraflarla Halep Kalesi” sergisi, Gaziantep Kalesinin restorasyon çalışmaları sırasında Halep Kalesi ile olan benzerliğini saptamak ve kıyaslamalar yapmak üzere gittimiz Halep seyahatinde çektiğim fotoğraflardan oluşmaktadır.

45. “Fotoğraflarla Karun Hazinesi” sergisi ise, 30 X 40cm ebadındaki renkli fotoğraflardan meydana gelmiş olup Anadolu Medeniyetleri Müzesinin, hazinenin Ülkemize getirildiği aynı yıl sonunda çıkardığı ve her sayfasında arkalı önlü olarak Karun Hazinesindeki eserlerin renkli resimlerini içeren takvimden iki adedini dağıtarak düzenlediğimiz 12 ayrı resim ile bir adet de Karun Hazinesi hakkında bilgi verilen camlı-çerçeveli resimlerden oluşmaktadır.

46. “Yesemek’de Kış” adlı siyah-beyaz fotoğraf sergisi ise, 1992 kışında Yesemek ve civarına yağan karın çok ve kalın tabaka oluşturması üzerine, bir daha kolay elde edilemeyecek olan bu görüntüyü saptamak üzere, Halit Ziya Biçer ile zincirsiz ve huyunu suyunu bilmediğimiz arızalı eski bir pikap ile zaman zaman durmak zorunda kalarak sırf fotoğraf merakı ve tutkusundan dolayı karların içinde düşe kalka ulaştığımız Yesemek köyündeki Açık Hava Müzesinin ve burada bulunan yüzlerce bazalt heykel taslağına ait karlı kış görüntülerinin siyah-beyazlarından oluşmaktadır.

47. “Eski Antep Evleri” fotoğraf sergisi, Gaziantep Mimarlar Odası Kültür Komisyonunda görev alan duyarlı genç mimarların özverili çalışmalarıyla oluşturulmuş bir sergi idi ve müzede birkaç kez çeşitli vesilelerle tekrarlandı.

48. “Eski Fotoğraflarla Karkamış” fotoğraf sergisini, 1991 yılında çok konuşulan “Karkamış örenyeri mayından temizlenip turizme açılıyor” dedikodularının yoğunlaştığı sırada düşünmüştük ve ilk saptadığımız adı da “Fotoğraflarla Eski Karkamış” idi. Bekçi-fotoğrafçı Mahmut Kocaoğlan ile birlikte Karkamış’ın bilimsel yayınlarından 25-30 kadar siyah-beyaz fotoğraf çektik. Fotoğrafhanede bulduğumuz birkaç kutu 18 X 24 mat fotoğraf kağıdı ise tam bize göreydi, çünkü yeni ödenekler henüz gelmemiş olduğundan ve eski dönemden de borçlu olduğumuzdan kimse bize veresiye malzeme vermiyordu Çok acil bazı malzemeyi ısrarla veresiye alsak bile uzunca bir borç dönemini dikkate alarak yüksek fiatlar istiyorlardı. Hatta, mat kağıt gibi stardart dışı malzemenin bulunması da her zaman mümkün değildi, İstanbul’dan sipariş edilip getirilmesi gerekiyordu. Fotoğrafhanede elimize geçen bu birkaç kutu hem de mat kağıtlar bu yüzden bize define gibi gelmişti. Telaş ve heyecanla tarihine pek de dikkat etmeden karanlık odaya girdik ve agrandismana başladık. 5-6 adetten sonra bastıklarımızın banyosunu görmek istedim. Sonuç felaketti, görüntüler belli belirsiz, bazan silik, çoğunlukla da ton kayıpları vardı. Daha fazla poz sayarak birkaç deneme daha yaptık, ton kayıpları nisbeten düzeldi, fakat kağıtların bayat olmasından dolayı ( ki, yaklaşık 5-6 yıl önce kullanım süreleri bitmişti) genel olarak silik görüntüler hakimdi. Özellikle Turizm Müdürlüğünün estirdiği Karkamış fırtınasına biz de bu fotoğraf sergisi ile katılacaktık, zaman kalmamıştı, yeni fotoğraf kağıdı ise hayaldi. Birden, o dar zamanlarda insanların aklını harekete geçiren ilham perisi bana da geldi ve Mahmut’a “hiç zaman geçirmeden işe devam” dedim, fakat bu fotoğraf kağıtlarını neden kullanmaya devam ettiğimizi anlatacak zaman yoktu. Banyo işleri tamamlanan ve kuruyunca sararan fotoğrafları önceden hazırladığımız panoya yerleştirdikten sonra sadece bir tek değişiklik yaptık ve serginin başlık yazısını “Eski Fotoğraflarla Karkamış” olarak düzelttik. Sararmış fotoğraflarda 1911 yılındaki kazıları izleyenlerde, halâ bu fotoğrafların 1911’den kaldığı imajı çağrışmaktadır. İşte size, çaresizlik içinde bulunan çarelerden biri daha ki, Anadolu Müzeciliğinin sık sık karşılaştığı o acı gülümsemeli kesitlere iyi bir örnektir.

49. Meslekdaşımız sayın Veysel Donbaz’ın çizgilerinden oluşan “Arkeoloji Konulu Karikatürler” sergisi 1992 yılındanberi sergide olup, müze ziyaretçilerini çeşitlendirmede ve ziyaret sebebi yaratmada epeyce rol oynamıştır.

50. İslahiye’li sanatçı Talat Bey’ in el emeğinden oluşan “Minyatür Eşyalar” sergisi, geçici olarak fakat iki yıl üst üste Müzeler Haftasında sergilenmiştir.

51. Burdur Müzesinin gelenek haline getirdiği yarışmalarda derece alan eserlerden oluşan “Karikatürlerle Arkeoloji ve Müzeler” sergisi. Burdur Müze Müdürü aziz dostum Hacı Ali Ekinci’nin ricamız üzerine bizi kırmayıp gönderdiği malzemeler Gaziantep Müzesinde sergilendikten sonra, güneydoğu müzelerini de dolaşması için Şanlıurfa Müzesine gönderilmiştir.

52. Sayın Akten Köylüoğlu’nun düzenlediği, daha çok kendine ve ailesine ait “Fotoğraflarla Geleneksel Gaziantep Giysileri” sergisi.

53. Sayın Akten Köylüoğlu’nun kendi imkanları ile hazırlayıp hakiki ustalarına orijinal malzeme ile yaptırttığı ve Müzeye hediye ettiği “Gaziantep Kültüründe Çocuk Oyuncakları” sergisi devamlı olarak teşhirde tutulmaktadır.

54. Ailesinin özel izni ile “Dr. Mecit Barlas’ ın Kurtuluş Savaşında Kullandığı Tıbbî Aletler ve Eşyalar” sergisi. Ancak müzeler haftasının ikinci gününde ve sadece 3-4 saat için açık kalmıştır.

55. “Gaziantep’in Geleneksel Dokumalarından Örnekler” sergisi. İlgili esnaf ve zenaatkarların temin ettiği malzeme ile oluşturulmuş ve birkaç yıl Müzeler Haftasında sergilenmiştir.

56. Bakırcı Ahmet Duymaz’ın el emeği-göz nuru ile işlediği 1.5 – 2 m boyutlara varan 6 çift eserden oluşan “Dev Bakırlar” sergide kaldığı iki yıl boyunca, özellikle kapı geçitlerinde oluşturduğu anıtsal görünümlerle adeta müze ile bütünleşmişti.

57. “Avrupa’da Yılın Müzesi” ödülünü kazanan İstanbul arkeoloji Müzelerini tanıtan bir fotoğraf sergisi, isteğimiz üzerine Gaziantep’den başlayarak birçok müzeyi dolaşmış ve sanırım bazı yenilikçi fikirlerin uyanmasına yardımcı olmuştur.

58. “Antik Tıp Aletleri” sergisi. Müze Dostları Derneği üyesi olan genç doktorlar vasıtasıyla Tabipler Odası ile kurduğumuz ilişki sonucu 1996 yılı Tıp Bayramı etkinlikleri içinde Müzede yapılacak bir konferans da yer aldı. Ancak, konferansçının kim olacağı ve konusu belli değildi. Bu sırada tesadüfî bir telefon konuşması bu problemi kendiliğinden halletti. Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Dekanı Prof. Dr sayın İlter UZEL, camiamızdan birçok kişinin bildiği gibi antik tıp ve kozmetik aletleri ile ilgilenmekte ve bilimsel çalışmalar yapmaktadır. Sayın UZEL, son yayını için müzedeki bazı antik tıp aletlerini incelemek istiyordu, tabii olurdu ama antik tıp aletleri hakkında bir konferans vermek kaydıyla. Sayın Hoca bizi kırmayarak teklifimizi kabul etti, bizim misafirimiz olmasına rağmen eski arkadaşı olan Gaziantep Şahinbey Tıp Fakültesi dekanı onu bırakmadı. Konferanstan bir gün önce ikindi vakti geldi, müzeyi gezdirdim, kendi bakmak istediği tıp aletlerini inceledi, bizim fonksiyonlarını merak ettiğimiz bazı aletleri tanımladı ve müzenin kapanmasına yakın gitti. Fakat, ben ve bir uzman arkadaşım müzede kalarak çalışmaya başladık, çünkü bana göre sadece tek bir konferans hem hocaya karşı cılız bir faaliyet, hem de ilgilerini müzeye çekmek istediğimiz tabipler açısından bayramlarında biraz kuru kalacaktı. Hemen iki vitrin boşalttık, birisine antik tıp aletlerini, diğerine de tıp ve kozmetikte kullanılan cam ve taştan yapılmış şişecikler, kavanozlar, havanlar gibi malzemeler ile doktor dostumuz sayın Semih MUMBUÇ’un temin ettiği modern tıp aletlerini kıyaslama için hazırladık. Ancak, vitrin içi düzenleme için bazı alçaklı yüksekli podyumlara ihtiyaç vardı. Derhal şoförümüzü eve gönderip eşimden istediğim malzemeleri getirttim ki, bunlar evde ne kadar elektrikli alet ve mutfak gereci varsa hepsinin ambalaj kutularıydı. Bunları renkli fon kartonları ile kaplayarak üzerlerine yerleştirdiğimiz eserleri gece geç vakte kadar çalışarak teşhire hazırladık Bu eserlerden özellikle iki tanesi çok ilgi çekiciydi. Birisi, çok parçalı (cımbız-törpü-kanca-spatül) manikür takımı, diğeri de, dünyada yalnız iki tane bulunan ve ötekisi Louvre Müzesinde saklanan, ameliyatlarda kullanılan bir damar sıkma pensi idi ki, bunların daha çok Lejyonların seyyar hastanelerinde kullanıldığı saptanmıştır. Ertesi gün konferansa gelen sevgili Hocamız, bir gün önce mevcut olmayan bu vitrini görünce bir hayli şaşırdı nasıl olduğunu sordu, biz de bir gecede cevabını verince “keşke herşey böyle bir gecede oluverse ” dedi. İşte dört yıldan buyana teşhirin ayrılmaz parçası haline gelen “Antik Tıp Aletleri Sergisi” böyle aniden vücuda geliverdi. Türkiye Müzeleri içinde bu denli kapsamlı bir tıp aletleri seksiyonu bildiğimiz kadarıyla halen mevcut değildir. Ama benim küçük ev eşyalarımın ambalaj kutuları o vitrinlerin içinde kaldı. Müzeden ayrılırken ille de kutularımı isterim demek tabii ki olamazdı.


D. Müzede Güvenlik Önlemleri :

59. 1990 yılında Teşhir Salonuna kapalı devre kamera tesisi kurularak tek kamera ile de olsa salonun güvenlik açısından izlenmesi mümkün olmuştur.

60. Ana Giriş Kapısına projektörler yerleştirilerek müze güvenliğinin yanısıra gece bekçilerine de güvence sağlanmıştır.

61. Teşhir Salonu Ana Giriş Kapısı sadece ahşap bir kapı olduğundan ve güvenlik açısından son derece sakınca yarattığından 1989 yılında buraya derhal demir parmaklıklı bir kapı daha yaptırılarak ve iki kilit daha ilave edilerek sağlamlaştırılmıştır.

62. Depoların tümüne yeni demir kapılar yaptırılmış, mevcutlar takviye edilmiş ve alarm sistemine bağlanmıştır.

63. Müzedeki bütün kilitler değiştirilerek son teknoloji ürünü olan bilyalı anahtarlar kullanılmaya başlanmıştır.

64. Gizliliği olmayan o zaman için mevcut dahili telefon sistemi, güvenli hale getirilememesi ve genişleme imkansızlığı yüzünden tümüyle değiştirilerek güvenli ve modern bir sistemin kurulması sağlanmıştır.

65. Müze Güvenliği için bina, depolar, teşhir salonları ve bahçenin tüm bölgelerinde en son teknoloji kullanılarak alarm sistemi kurulmuş ve ayrıca kapalı devre TV sistemleri tesis edilerek tüm kapalı ve açık alanlar kontrol altına alınmış, kapalı devre yayının görevli memurlar ve hafta sonları nöbetçi amirler tarafından da kullanılabilmesi için bütün odalara bağlantılar gerçekleştirilmiş ve mobil monitörlerle izlenmesi sağlanmıştır. Ayrıca, bahçeye gece bekçilerinin saat kurma güvenliği için harekete duyarlı ve renkli lambalarla uyarı yapan bir düzenleme ilave edilmiştir.

66. Gece bekçilerine, gene en son teknoloji ürünü olan ” akıllı kalem” bekçi kontrol aletleri kullandırılmıştır.

67. Bahçe aydınlatması güvenlik gereğince ele alınarak artırılmış, ayrıca içerden konrollü spotlarla da takviye edilmiştir.

68. Bekçilerin ve Güvenlik Görevlilerinin özellikle silah eğitimleri aksatılmadan günü gününe takip edilerek ve birçok kez bizzat beraber gidilerek yaptırılmıştır.

69. Gişede oda ziyaretçileri için bir kayıt defteri konulmuş, telefonla haber verilip mutabakat sağlanmadan kesinlikle çalışma odalarına ziyaretçi gönderilmemiş, ziyaretçilerin kimlikleri alınıp bir ziyaretçi defterine kaydedilerek iç güvenlik önlemlerine özellikle dikkat edilmiştir.

70. Müzede gece-gündüz gündelik nöbet tutanakları, yaklaşık 23 yıldan buyana uyguladığım ve kendime göre geliştirdiğim oldukça kullanışlı ve pratik olan günlük sayfalar haline getirilmiş ve yıl sonlarında ciltlenen standart formlar oluşturulmuştur. Aynı şekilde, haftalık nöbet ve giriş-çıkış, oda ve bina terk etme, depolara giriş-çıkış gibi işler için tutanaklar Gaziantep Müzesine özel ve pratik kullanımlar içerir hale getirilmiş, ayrıca bazı müzeci meslekdaşlarımızın isteği üzerine kendilerine de bu konuda yardımcı olunmuştur.

E. Müzecilik Faaliyetleri :

71. Atatürk büstünün alt kısmındaki boş olan mermer kaideye, bronz döküm harflerle Atatürk’ün arkeologlar için söylediği metin yazdırılarak Ulu Önderimizin arkeologlara verdiği önemin ve bakış açısının, müze ziyaretçilerince ve özellikle de müzelerden ve arkeolojiden habersiz günümüzün bazı ya da birçok üst düzey bürokratlarınca haberdar olunması ve daha iyi anlaşılması amaçlanmıştır.

72. Türkiye müzelerinde ilk kez, sikke depolamasında sikkelerin teker teker ölçüsü alınarak açılan yuvalarda saklanması ve ahşap malzeme ile sağlıklı bir ortam yaratılması temin edilmiştir. Sikkelere özel yuvalar açılması için özel tezgahlar ve bıçaklar yapılması, çelik dolapların 20mm aralıklı bölmelerle özel hale getirilmesi gibi bütün bu işlemler kendi imkanlarımız ve personelimiz tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu şekilde hazırlanmış bir çelik dolap içinde, ortalama 13 bin sikkenin korunması mümkün olmuş, bu çelik dolaplara ayrıca ilave birer kuşak kiliti daha takılmıştır.

73. Müze ihtisas kütüphanesi, konularına göre tarafımdan yeniden düzenlenerek ihtisas elemanlarının araştırmacı öğrencilerin kolaylıkla kullanabileceği hale getirilmiştir.

74. Tüm İnterpol Çalıntı Eser Bültenleri ciltlenerek bunların dağılıp gitmeleri önlenmiş, Türkiye ile ilgili olanlar ayrı bir cilt yapılmıştır. Bu bültenlerin birleştirilip bir araya getirilmesinin, dünyadaki bir çok müze hakkında tanıtıcı bilgiler içermesinden dolayı müzecilerin bilgi ve görgülerini artırmak gibi faydaları da olmuştur.

75. Sonradan kapanan Yılmazer Hastanesinden bir Sakat arabası temin edilmiş olup, sakatların da müzeyi rahatça gezmelerini sağlamak üzere hazır bekletilmektedir ki, bu hizmetin de başka bir müzede henüz görülmediği özellikle turizm rehberlerince ifade edilmektedir.

76. Müze fotoğrafhanesi gerekli malzeme ile takviye edilerek bu zamana kadar mevcut olmayan negatif ve slayt arşivi tesis edilmiştir. Fotoğrafhanenin çalıştırılmasında bekçi Mahmut Kocaoğlan’ın çok büyük emekleri geçmiştir. Yeni çekimlerin yanısıra, sikkelerde geriye dönük olarak envanter için çekimlere başlanmış iken, adı geçen bekçinin Kültür Müdürlüğünce başka göreve atanmasından ve tüm muhalefetimize rağmen geri verilmemesinden dolayı fotoğrafhane ve restorasyon-konservasyon işleri yarım kalmıştır.

77. Müze laboratuarının eksik olan mekanik ve kimyasal malzemesi temin edilerek çalışır duruma getirilmiştir. Laboratuara giren ilk alet ise, 1989 yılında Oylum höyük kazısı dönüşünde sayın eski Genel Müdürümüz sevgili dostum, arkadaşım Prof. Dr. Engin ÖZGEN’e aldırdığımız yüksek devirli bir dişçi motoru ile aksesuarı olmuştur.

78. Geçen 10 yıl içinde Müze İhtisas kütüphanesine 502 adet kitap kazandırılmıştır.

79. Geçen 10 yıl içinde Müzeye 17.000’den fazla arkeolojik, 400′ den fazla etnografik-nostaljik ve 9000 sikke olmak üzere toplam 26.000 civarında eser kazandırılmıştır.

80. Müze, çalışanlarının teknolojiden azami derecede faydalanmalarını sağlamak üzere televizyon, video, faks cihazı, 2 adet fotokopi cihazı, slayt makinaları, elektronik terazi, tarayıcı, lazer-jet yazıcı, büro hizmetleri için ayrıca iki adet elektrikli daktilo, buzdolapları gibi alet edevat ile techiz edilmiştir. 4 adet bilgisayar ve internet bağlantısı tesis edilmiş olup, elektronik posta adresi muze27@marketweb.net.tr‘ dir.

81. Bilgisayarlar, eser envanteri ve kütüphane kayıt fişi programları ile donatılmış olup, dökümanı yüklemek üzere çalışacak eleman beklemektedir.

82. Klima, ses düzeni, küçük bir müzik seti, elektrik süpürgeleri, kaynak makinası, dekupaj, fonksiyonlu matkap, spiral aleti, 3 tonluk bir mobil vinç ile 1.5 tonluk bir transpalet aleti gibi hizmete yönelik cihaz, araç ve gereçler de zaman içinde ve gerektikçe temin edilerek müzeye kazandırılmıştır.

F. Kazı ve Arazi Çalışmaları :

83. Geçen 10 yıl içinde Dülük (Doliche antik kenti), Doliche Mitras tapınağı, Dülük Baba nekropol alanı, Yesemek, Cıncıklı, Belkıs/Zeugma Roma Villası ve taban mozaikleri, Zeugma antik kenti, Zeugma lejyon kampı, Yarımtepe höyük, Birecik Barajı Eski Tunç Çağı Nekropolü, Tılbaşar Höyük, Karkamış baraj alanında yapılan çalışmalardan Şaraga (Seraga) Höyük ve Gaziantep Kalesinde yapılan acil kurtarma kazıları da dahil olmak üzere 36′ dan fazla kazı yapılmış, bunlardan bazılarında Avusturalya, Fransız, Alman, İngiliz, İsviçreli, Amerikalı ve Alman arkeoloji enstitüleri ve arkeologlarla birlikte çalışılmıştır.

84. Gaziantep ilinde yapılan kazıları birkaç bölümde ele almak daha doğru olacaktır. İlin batı kesimindeki Yesemek, Doliche, Dülükbaba nekropol alanı, Cıncıklı gibi çalışma yerleri, barajlar bölgesindeki merkezler gibi aciliyeti olmayan, fakat yerli-yabancı ziyaretçilerin daha çabuk ve kolay ulaştıkları, Gaziantep turizminin ana merkezleri olmaları dolayısıyla tahribatın daha hızlı yaşanacağı yerler olduğundan öncelikle buralarda kazı, araştırma, belgeleme ve çevre düzenlemesi çalışmalarına başlanmış ve turizm olgusunun ağır basması nedeniyle de özel bir önem verilmiştir. Genellikle doğu kesimde, Fırat kıyısında inşaatı devam eden barajlar nedeniyle kurtarma kazıları ön plana çıkmış ve çığ gibi başlayıp fırtına gibi devam etmiştir. Bu meyanda Gaziantep Müzesi olarak bir yıl içinde 11-12 kazı gerçekleştirmek durumunda kalınmıştır. Fakat, bunların içinde Belkıs’ın özel bir yeri vardır. Çünkü, yaklaşık 80-100 yıldan beri soyulan, gözden uzak bir köşede kalmış olan Belkıs örenyerinde, Belkıs köylüleri ve çevre köyler kendilerine kazı yerleri parsellemişler, birtakım parasal veya nüfuz gücüne sahip kişi veya aileler bunların çıkardıkları eserleri uluslar arası alıcılara nakletmek için organizasyonlar kurmuş, isteyenin istediğini yaptığı ve sit alanını da tahrip ettiği, devletin pek uğramadığı bir durum arzetmekteydi. Toprak üzerinde herhangibir kalıntı görülmemesi de burada nelerin olduğuna dikkati çekememekteydi. Önce, 1992 yılında bulduğumuz Roma Villası ve salonun tabanındaki çok güzel mozaikler ile elde edilen bronzdan küçük buluntular, Belkıs’da nelerin mevcut olduğunu ortaya koydu, tüm çevre köylerin ve Gaziantep’ deki kültürel çevreler ile arkeoloji dünyasının dikkatlerini buraya çekti. Antika mafyası ise, elden giden eserlere dövünüyor ve bunların bulunmasına sebep olan bekçiyi tehdit ediyorlardı. Bu durumda, hem Belkıs’ta bulunan eserlerin önemini vurgulamak, hem köylüye turizm zenginliğini tanıtarak örenyerine sahip çıkmalarını sağlamak ve hem de Belkıs’ın eserlerine ağzı sulanarak bakan antika mafyasına “burada devlet vardır” “Müze devletin temsilcisidir” mesajını vermek gerekliydi. Bu sebeple Belkıs’daki kazılara aralıksız devam edildi ve sonuçlar her fırsatta meslekdaşlarımıza sunuldu ve bilimsel kamuoyuna duyuruldu, ortaya çıkarılan mimarî kalıntıların restorasyonu yapıldı, mozaikler yerinde teşhir edildi, isteyen okul, kurum, kuruluş ve dernek-kulüp gibi sivil toplum örgütlerine ve kültür-turizm kuruluşlarına gezilerinde rehberlik yapıldı, sayısız konferans ve dia gösterileri ile Belkıs/Zeugma tanıtıldı, köylüyü müze tarafına çekmek için gençlerin kurduğu futbol takımına top ve forma alındı ve üzerine bir Roma kartalı ile “Belkıs-Zeugma Spor” ibaresi yazılı amblem taktırıldı. Böylece, özellikle Birecik ve Karkamış barajları göl alanında kalan arkeolojik yerleşme yerlerinde arkeolojik kazı ve çalışmak isteyen yerli veya yabancı bütün herkese kucak açıldı, müzenin rutin faaliyetlerini aksatmamak için mesai gün ve saatleri haricinde de çalışmayı göze alarak neredeyse tüm uzman personel bu baraj kurtarma kazılarında görevlendirildi. Bundaki düşüncemiz, bedensel yorgunlukları dikkate dahi almadan, arkeolog ve müzeci olarak mesleğimize olan saygımız ve sorumluluğumuz içinde elden geldiğince çok eseri ve arkeolojik yerleşim yerlerini belgelemek ve yapabildiğimiz kadarıyla bu türlü baraj faaliyetlerine arkeolojik ve kültürel çalışmalar bitirilmeden başlanmaması gerektiğini vurgulamak idi. Bunda ne kadar başarılı olduğumuzu bilemiyorum, ancak gücümün son noktasına kadar bir şeyler yapabilmiş olduğumu bugünlerde sağlığımın verdiği sinyallerden hissediyor, fakat bir arkeolog ve müzeci olarak mesleki açıdan görevimi yapmış olmamdan dolayı müsterih olmamın ferahlığını duyuyorum.

85. Özellikle Belkıs örenyerinde 1992 yılında bulduğumuz bir Roma Villası ve Dionysos’un Düğünü’nü tasvir eden taban mozaikleri, çok ilgi görmesi, taş ve kerpiç duvarlara, kapalı yivli Geç Hellenistik benzeri sütunlara, fresklere sahip mimarisi ile birlikte ortaya çıkmasından dolayı bütünlüğü bozmamak için Gaziantep Valiliği’nin sağladığı imkanlarla üzeri kapatılarak bir mekan içine alınmış ve halkımızın ziyaretine sunulmuştu. Müze olarak birçok mozaiği kaldırmak veya restorasyonunu yapmak konusunda hiçbir yardım almaya ihtiyacımız olmamasına, teknik bilgi ve ekipmana sahip olmamıza rağmen, salon duvarlarına sıfır adeta yapışık olan ve kompozisyon bütünlüğü problem teşkil eden Dionysos mozaiğini teknik desteksiz, özellikle de İstanbul Merkez Laboratuarından yardım almaksızın tahrip etmeden yerinden kaldırmamız mümkün değildi. Bu konuda, ilgili çevrelerden yapılan telkin ve tavsiyelerin değerlendirilmesi sonucunda, yukarıda anlatılan sebeplerden dolayı mozaiğin yerinde korunması fikri daha ağır bastı. Zaten geçmekte olan çalışma mevsimi dolayısıyla gelecek yılda ele almak üzere üzerinin 80-100 cm. kalınlıkta kum ile kapatılması düşünülmekte iken ICOM teamülleri de dikkate alınarak restorasyonu yapılıp ilgili mercilere duyurularak yerinde korundu ve teşhire açıldı. Mimarisi ile birlikte insitu olarak yerinde yerinde koruduğumuz için de birçok övgüler aldık. Mozaiğin başına bir şey gelmesinden ise asla korkmuyorduk, çünkü restorasyon sırasında görmüştük ki mozaiğin alt kısmında olması gereken harçlı blokaj yoktu ve yatak harcı doğrudan, o zamanlar ana kaya zannettiğimiz çok sert bir blokaja oturmuştu. Bundan dolayı, uzun ve kapsamlı ekip çalışmaları yapmadan ve tahrip edilmeden mozaiğin yerinden kaldırılması mümkün değildi. Zaten mozaiği bulduğumuzda, bunun bir kere denenmiş ve başarılamamış olduğu için terk edildiğini görmüştük ki, bu bir nevi garanti gibiydi. Diğer taraftan da inşatı devam eden müze ek binasında, bu mozaiğin konulacağı yer ve seyir balkonları hazırlanıyordu. Ancak, 1998 14/15 Haziran’ında hain eller 10 figürlü mozaiğin 6 figürlü kısmını yani 2/3 ünü çaldılar. Böylece antikacı mafya kendilerini küçük düşüren müzecilerden ve kendilerine engel olan devletten intikamını almış oldu. Namusunu satmakla eşdeğer olan bu aşağılık ve şerefsizce durumdan yardımcıları ve işbirlikçileri utansın. 600m² yi aşan villa alanı ve ikinci bir villanın birkaç odasının ortaya çıkarıldığı kazı yerinin Efes Yamaç Evleri gibi ele alınarak bir çatı örtüsü altında tüm bölümleri ile sergilenmesi fikrimiz de böylece suya düştü, geriye kalan mozaiklerin tamamı müzeye kaldırıldı ve villa metruk hale geldi. Ancak gene de, kendi imkanlarımızla villa duvarlarının kerpiç üst yapıları onarılıp sağlamlaştırılarak tahrip olması önlenmiştir.

86. Belkıs örenyerinden yüzyılımızın başından beri kaçırılan eserlerin yurt içi ve yurt dışındaki müzelerde görüldüğü kadarıyla ve kaçakçı artığı bazı parçalardan, ayrıca kazılarda bizim bulduğumuz eserlerin incelenmesinden burasının çok zengin buluntu veren bir antik kent olduğu anlaşılmaktaydı. Ancak bu hususu yerli bilim adamlarımıza anlatamadık, onlar hep Akdeniz ve Ege’nin uygarlıklarını seçtiler. Sadece Fransız Nantes Üniversitesinden bir ekip bazı çalışmalarımıza katıldı. Barajın gündeme gelmesi ile başlayan süreç ve zamana karşı yarışta Müze Dostları Derneği, Şahinbey Lions Klüp, Arsan Seyahat Acentası,Gaziantep Vakıf Koleji gibi kuruluşların başlattığı destek kampanyaları bir nebze ilgi uyandırdıysa da Gaziantep gibi bir sanayi şehrindeki holdinglerin, büyük şirketlerin ve firmaların dikkatini çekmek mümkün olamadı. Vakıf Koleji 1. sınıf öğrencilerinin kendi aralarında topladıkları 54 milyon 700 bin TL.’den daha büyük herhangi bir parasal yardım alamadık. Belkıs’ın zenginliği ve kısa zamanda su altında kalacak olmasından dolayı burada acil ve etkin geniş kapsamlı çalışmaların başlatılması gereğini pek çok platformda anlatmamıza, broşürler, kitap ayıraçları, resimli anahtarlıklar gibi yardımcı malzeme ile çevreye duyurmamıza rağmen yeterli parasal ve bilimsel desteği ve ilgiyi bulamadık.

87. Gerek 1992 yılında bulunan Dionysos mozaiği, gerek sonraki yıllarda bulduğumuz küçük panolar halindeki mozaikler (ki, bir tanesinin kaçırılmış parçalarının ABD’ de Houston kenti müzesinde Menil Collection’da bulunduğunu tesbit etmiştik) ve gerekse 1998 kışında çıkardığımız Akratos Mozaiği ile 1999 yaz aylarında çıkardığımız Okeanos mozaikleri, 1999 güz döneminde bulunan yeni bir villadaki Dionysos ve Daidalos mozaikleri ile bitişiğindeki başka bir villada bulunan Troia Savaşını konu alan mozaikler Belkıs/Zeugma’ daki zenginliği ortaya koymakta ve Antakya mozaiklerine adeta kafa tutmaktadır. Eminim ki, su altında kalacak olan bölümde en az 40-50 villa daha bulunmaktadır ve bunlardaki taban mozaikleri ile özellikle bronz küçük buluntular yeni bir müze açmaya yetecek potansiyele sahiptir. Bu konudaki hemen bütün yazılarımda, “burası bir devrin battığı yer olacaktır”, “acele etmeliyiz Belkıs’ın etekleri ıslanmaya başladı” ve “neden modern tesislerin bedelini kültür varlıklarımızla ödemek zorunda kalıyoruz ?” gibi sloganlar üretip dikkat çekmeye çalıştıysam da fazlaca bir etkisi olamadı. Ancak Birecik A.Ş. ve Philip Holzman-Gama-Strabag inşaaat ortaklığı son iki yılda maddî ve aynî yardım yaptı, kış aylarında devam eden Akratos Mozaiğinin kaldırma çalışmaları, mozaiğin yatak harcının blokaja değil fakat ana kaya üzerine oturmuş olmasından dolayı çok zorlukla yürüyordu. Bu çalışmaların yarım kalmaması için Kültür Bakanlığı DÖSİM Müdürlüğü, Sayın Bakan İstemihan TALAY’ın talimatıyla parasal katkıda bulundu, Gaziantep Valisi Sayın Muammer Güler ise İl Özel İdaresinden eksik kalan her çalışmayı parasal olarak takviye etti. Bu suretle Akratos Mozaiği, önce 10 cm enindeki (L) kesitli demirlerle çerçeve içine alındıktan sonra, 6 noktadan kaya içine çakılan demir ayaklara kaynak yapıp, alttaki ana kayayı kompresörlerle oymak suretiyle mozaik askıya alındı, alt ve üst kısımları ise tutkallı çift kat bezden sonra, arası stroporlu ahşap ambalaj panolarıyla kaplandı ve üzeri gene (U) kesitli demir ve lama sargılarla kaynaklandı. Bu şekilde biraz garip ama çok sağlam bir ambalajlama ile tek parçada 6.5 m² ebadında bir mozaik pano kaldırılarak Müzeye taşındı. Yağmurlu kış mevsimine ilaveten Fırat kenarındaki yüksek nem sebebiyle üzeri branda bir çadırla örtülen mozaiklerde bir türlü kurumayan yapıştırıcılar ve bezler, 24 saat çalışan bir jeneratörün ürettiği enerji ile gene 24 saat kullanılan 5000 Watt’lık spotlar altında kurutuldu. Pek kolay tahmin edileceği gibi bir müze için hayal bile edilemeyecek olan bu araç-gereçler; jeneratör-kompresör-hilti-projektörler-brandalı pergoleler, kaldırma vinci ile müzeye taşıma için özel vinçi araçlar ve müze binasına indirme için de özel hidrolik boom’lu aletler, hep Birecik Barajı şirketince teknisyenleri ile birlikte karşılandı, bu vesileyle şantiye müdürü sayın Nurettin Demir’e ve onun nezdinde baraj şirketi ile Türk ve Alman teknik personele teşekkürlerimizi sunarız. Bu çalışmalarda, büyük bir beceri ve sorumluluk sahibi Belkıs bekçisi Nusret Özdemir de gerek mozaiklerin kaldırılmasında ve gerekse müzede teşhire hazırlanmasında görülmemiş bir gayret ve özveri ile çalıştı. Son anda da olsa bu yardımların sağlanması Gaziantep Müzesine çok değerli kültür varlıkları kazandırırken Belkıs/Zeugma’nın zenginliğini bir defa daha ortaya koydu. Bu örneklerin ışığında, kurtaramadığımız daha neler neleri baraj sularına kurban verdiğimiz hakkında da kamuoyunun her kesiminin bilgilenmiş olmasını diliyor, bundan böyle kültür varlıkları için daha erken harekete geçilmesini, Belkıs/Zeugma örneğinin, bundan sonraki baraj ve benzeri tesislerde bu işin ilk çalışmalarını başlatanlara ders olmasını ümit etmek istiyorum.

88. Gene Zeugma’daki çalışmalar sırasında bulunan devlet arşivinde ele geçen 60 binin üzerindeki bulla (mühür baskısı), sayısal olarak bir dünya rekoru olup, Zeugma’nın zenginlik ve önemini ifade eden bir başka vurgudur. M. Önal da, Belkıs kazı çalışmalarına paralel olarak büyük bir özveri ile, kış aylarında Fırat’ın soğuğuna rağmen romatizma olmayı göze alarak buradaki çalışmaları inatla sürdürdü.

89. Bir başka önemli çalışma da, Birecik Barajı şantiye alanı içinde bulunan Eski Tunç Çağı mezarlığı idi. Kil yatağı alanı içinde kalan nekropolde, baraj tabanına serilecek kili almak üzere çalışan iş makinalarının önünden kurtarılan 312 adet mezar, K.Sertok’ un çok büyük gayreti ve özverili çalışması sonucunda açılmış, mezar mimarisi, ölü gömme adetleri, mezar hediyeleri, bronzlar ve keramikler hakkında, bugüne kadar bilinenlerin yeniden gözden geçirilmesine neden olacak ölçüde çok önemli bilgiler vermiştir. Kazı alanında, bir kısmı üst kapakları belirmiş haldeki mezarlardan oluşan ve üstteki toprak dolgusu alınmış, bir kısmı da orijinal yüzey toprağı ile birlikte korunmuş, toplam 30-40 adet mezar içediği tahmin edilen bir alan, bu konuda daha detaylı ve arkeometrik metotlarla çalışma yapmak isteyebilecek bilim adamlarına, çalışabilmeleri için bırakılmış ve korunmuştur.

90. 7 yıl süren Fırat kıyısındaki çalışmalarımız esnasında çok önemli bir olguyu, Fırat’ı keşfettim. Bütün Gaziantep’in sırtını döndüğü bu koca su kütlesi durmaksızın akıyordu. Onun insanı içine çekecekmiş gibi akışını izlerken de geçmişi düşünmemek elde değildi. Şu anda, G. Algaze’ nin tesbitine göre 80′ den fazla arkeolojik yerleşim Birecik ve Karkamış Barajlarının göl suları altında kalmakta ve Alt Paleolitik’ten Cumhuriyet’e hatta günümüze kadar geçen döneme ait yüzlerce kültür varlığı yok olmaktadır. Fırat’ın hızla akan sularına bakarken, bütün bu geçmiş binlerce yılda yeşermiş kültürlerin, uygarlıkların, hep Fırat böyle hızla aktığı için oluştuğu hissi insana adeta vahyolunuyor. Burada insan adeta, koca suyun kenarında yaşamış onlarca millet ve medeniyeti yaratan binlerce, milyonlarca ruhun “sizin yaptığınız nedir?” diyen çırpınışını ve haykırışını duyar gibi oluyor. Ve, Keban’dan başlayan barajlar dizisinde, birinin etek suyunda beliriveren bir ikincisi dolayısıyla yaşlı, fakat dinç Fırat’ın artık akamayacak olduğunu anladığımda içimi, içime sığamayan bir korku kapladı. Fırat’ın akamaması ne demekti? Bazılarının dediği gibi oluşan baraj gölleri ile Güney-Doğunun gerdanlığı mı, yoksa daha başkalarının dediği gibi 100-150 yıl sonra akamayan suların oluşturacağı koskoca bir bataklığın getireceği çevre felaketi sonunun başlangıcı mı? Belkıs’daki Roma villasının taşları üzerine oturup elimdeki keramik parçasının toprağını başparmağımla sıyırırken bunların hiçbiri beni ilgilendirmiyor. Ben şimdi sadece, Fırat gibi neredeyse dünyamızla yaşıt olan geçmişe sahip bir devin dizginlenişi, adeta aslanın çakala boyun eğişi karşısında duygularımı yokluyorum. Özellikle de son üç-dört yıldan beri kıyısında gezindiğim her defasında da, göz yaşlarım irademe isyan ederek Fırat’a inat akmaya zorluyor. Koca bir devin yıkılışına şahit olurken metin durmak her babayiğitin harcı değilmiş. Şimdi herhalde nükleer santralların gündeme gelmesini en çok ben istiyorum. Fırat tutkusu bambaşka bir duygu imiş!

91. Dülük antik kenti ile Jupiter Dolichenus tapınağının yer aldığı Dülük Baba tepesindeki nekropol alanlarında yapılan kazılarla da 40’a yakın mezar odası açılıp temizlenerek halkın ziyaretine sunulmuştur. Ayrıca, 1993 yılından beri Dülük Baba orman alanı içindeki mesire yerinde bulunan 17 mezar odasının oluşturduğu alanın düzenlenerek bir arkeoloji parkı haline getirilmesi için verdiğim fakat ilgi görmediği için başarılı olamadığım mücadele, nihayet Sayın Valimiz Muammer GÜLER’in konuya sıcak yaklaşması ve İl Özel İdaresinden kaynak sağlaması ile uygulamaya konulmuş, yaptırılan projenin Koruma Kurulunca onaylanması üzerine çalışmalara başlanmış olup devam etmektedir, bittiğinde ise Ülkemizin ilk arkeoloji parkı olacaktır.

92. Halen dünyanın tek açık hava heykel atölyesi olan Yesemek’de ise, benden önceki müze müdürü, sevgili meslekdaşım ve dostum İlhan TEMİZSOY’un başlatmış olduğu kazı-temizlik-çevre düzenlemesi çalışmaları ilk yıllarda kendisinin de katılımı ile sürdürülmüş ve Yesemek bir açık hava müzesi haline getirilmiştir. Yesemek, özellikle normal tur yapan Alman turistlerle, her yıl örenyerleri ve bilhassa Alman arkeolog ve araştırmacıların çalışmış olduğu yerleri ziyaret eden tarih ve arkeolojiye meraklı öğretmenler ve bu amaçla faaliyet gösteren bir kulüb üyelerinin periodik ziyaretler yaptıkları bir yerdi. Müzecilik açısından bakıldığında da Gaziantep Müzesinin bir nevi vitriniydi. Turizm Bakanlığının ve İl Özel İdare Müdürlüğünün sağladığı imkanlarla alt yapı çalışmaları için plankote yaptırılmış ve doğal kayalıkların yüzeyindeki uygun yerlere oturma basamaklarıyla bir seyir yeri yapılması ve gösteri platformu ile otopark, tuvaletler,büfe gibi ziyaretçiye hizmet edecek tesislerin projesi hazırlatılmaktadır.

93. Bunların dışında Gaziantep ili içindeki bazı kaçak kazılar ve çeşitli kurumlar tarafından gerçekleştirilen fiziki çalışmalar sırasında bulunmuş alanlara da müdahale edilerek genellikle mozaikler ve mezar odaları gibi konularda birçok kurtarma kazıları yapılmıştır.

94. Gene Gaziantep ili (önceden birlikte olmasına rağmen il olarak ayrıldıktan sonra da Kilis Gaziantep Müzesinin çalışma alanı içindedir) içindeki taşınmaz kültür varlıklarının tesbit ve tescil çalışmaları sürdürülmüş, 224 adet sivil ve arkeolojik taşınmaz kültür varlığının işlemleri gerçekleştirilmiştir.

95. Tescili yapılan höyük, örenyeri ve tek yapılar gibi özellikle kırsal kesimde bulunan taşınmaz kültür varlıkları, Ülkemiz müzelerinde ilk kez yapılan bir uygulama ile 1994 yılında ve takip eden ilk seçimlerden sonra tüm köy muhtarlarına ve en az iki azaya, kendi sınırları içindeki tescilli veya tesbitli taşınmaz kültür varlıkları valilik emri ekindeki bir zimmet tutanağı ile tarafımdan zimmetlendi. Dolayısıyla, herhangi bir olumsuz durumda ilk müdahalenin muhtar veya azalar tarafından yapılması sağlandı ve ihbarlarda çok faydası görüldü. En etkili durum da, kaçak kazı veya sürüm yapanları gördüğü halde müdahale etmeyen birkaç muhtarın hüküm giyerek hapse girmeleriyle diğerlerine ibret teşkil etmesi oldu.

96. Zamanın Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürü Prof. Dr. Engin ÖZGEN ve ozamanki turizm bakanı sayın Abdülkadir ATEŞ’in şahsi girişim ve gayretleriyle, Türsab (Türkiye Seyahat Acentaları Birliği) tarafından satın alınıp bir müzeye hediye edilecek olan Renault 12-Toros marka binek tipi bir otonun Gaziantep Müzesine tahsis edilmesi temin edilmiştir.

97. Aynı şekilde İl Tarım Müdürlüğünce yeni arazi arabaları geldiği için satılmak üzere Millî Emlâk Müdürlüğüne gönderilmek üzere ayrılmış olan bir arazi arabası (Fargo pikap) da bu Müdürlükten emaneten alınmış tamamen elden geçirilerek onarılmış olup, Müzenin özellikle eser taşıma işlerinde büyük hizmetler görmektedir.


G. Tanıtım Çalışmaları :

98. 1990 yılında, Gaziantep Müzesine bir amblem yapmak istedim ve fazla düşünmeye gerek kalmadan “Karkamış Savaş Arabası” kabartmasını seçtim. Bunun sebebi de, Gaziantep kökenli olan “Karkamış Buluntularını” gündemde tutarak, bir gün ait oldukları topraklara yani Gaziantep’e geri gelmelerini sağlamaktı. Aslında, dünya literatürüne hep Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile birlikte girmiş olduğundan ve bir nevi millî müze niteliğindeki bir başkent müzesinden orijinal malzemenin geriye alınmasından pek ümitli olmamakla beraber, fiberglas kopyalarının alınması mümkündü. Bu kopyalar alınabilirse hem Gaziantep Müzesinde sergilenebilecek, hem de birer suretinin o sıralarda mayından temizlenerek turizme açılmasının konuşulduğu Karkamışdaki orijinal yerlerine konulabilecekti. Bu düşüncenin bir ön görüş haline getirilerek gündemde tutulması için Karkamış Savaş Arabası amblemi bir çok yerde kullanılmış, müzenin yurt içi ve yurt dışında da tanıtımı için bu amblemden bir posta damgası yaptırılarak kartpostal-mektup gibi gönderilerde uygulanmıştır. Ayrıca Müzenin resmi binek otosunun ön kapılarına da büyük boyda bir amblem konulmuş, böylece hem müzenin tanıtımı yapılmış ve hem de resmi otonun amaç dışı kullanılmasında caydırıcı olmuştur. Ancak amblemimiz tanınıncaya kadar bir süre, belediye zabıta memurlarının selamlarını almak durumunda kaldık.

99. Müze binasının ön kısmına bir Posta kutusu konularak pul satışı yapılmış ve Karkamış Savaş Arabası amblemli müzenin posta damgası kullanılmıştır. Böylece, hem dışardan gelen yerli-yabancı ziyaretçilerin kendi yakınlarına haber ulaştırması ve müzenin tanıtımının yapılması sağlanmış ve hem de pul almak ve mektup/kart göndermek isteyenlerin bu vesileyle Müzeye yaklaşmaları temin edilmiştir.

100. Aslında hakkıyla ve gerektiği gibi kutlanamayan müzeler haftası dolayısıyla bu alanda eksikliği hissedilen bilgilerin toplandığı “Müzeler ve Müzecilik” adında bir kitapçık ile özellikle üst düzey yönetici ve idarecilere hitap etmek üzere, fakat 7’den 70’e tüm halkımızı hedefleyen “Müze Nedir?” isimli, müzenin yasal, bilimsel ve kurumsal bütün görevlerini belirten bir broşür, tarafımdan hazırlanmış ve ARSAN Turizm ve Seyahat Acentası’nın finansörlüğünde bastırılmıştır.

101. Müze Nedir? isimli broşürün çok istek alması üzerine 1999 yılı başlarında, Gaziantep İl Özel İdare Müdürlüğünün katkılarıyla yeniden ve büyük boy poster olarak hazırlanmış ve Ülkemizdeki tüm müzeler ile il içindeki okullara dağıtılmıştır (sonradan öğrendiğime göre bu küçük broşür, içeriği itibarıyla Trakya Üniversitesi Arkeoloji bölümünde Müzecilik derslerinde ders kitabı olarak okutulmaya başlamış).

102. Müze Dostları Derneği’ nin faaliyetleri içinde olmak üzere ücretsiz dağıtılan küçük bir Müze Rehberi tarafımdan hazırlanmıştır.

103. Gaziantep İl Özel İdare Müdürlüğünün parasal katkıları ile İl Turizm Müdürlüğü ile birlike “Etnografya Müzesi”ve”Arkeoloji Müzesi”nin çok renkli birer broşürü hazırlanmıştır.

104. Gaziantep’de konakladıkları bilindiği halde müzeyi çok az sayıda yabancının ziyaret etttiği saptandığından yıldızlı otellere Gaziantep Müzelerini tanıtan panolar hazırlanıp konularak konuklar bilgilendirilmiş ve ziyaretçi açısından bunun faydası da görülmüştür.

105. Müze girişindeki önceleri jetonlu olan telefon kartlı sisteme çevrilerek ziyaretçilerin ihtiyacına cevap vermesi sağlanmış ve telefon etme bahanesi ile de olsa insanların, özellikle de ögrencilerin müzeye yaklaşmaları temin edilmiştir.

106. Eski eserlerin yurt dışına çıkarılmasının yasak olduğuna dair beş lisanda (Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca ve Arapça) bir afiş yaptırılarak oteller, havaalanı, otogar, tren garı ve hudut kapılarına asılmış ve ayrıca tüm Türkiye müzelerine de örnek olarak birer tane gönderilmiştir.

107. Müzedeki eserlerin ve örenyerlerinin 16 çeşit kartpostalı yaptırılarak Gaziantep ve müzenin tanıtımı için ziyaretçilere sunulmuştur.

108. Müze Dostları Derneği ile birçok defalar slayt gösterileri, konferanslar, ödüllü yarışmalar, anma günleri, bizzat yaşayanların ağzından sohbetler ve geziler gibi kültür faaliyetleri düzenlenmiş ve “Kültür Dostları” adı altında oldukça geniş duyarlı bir çevre oluşturulmuştur.

1998 yılı Müzeler Haftası dolayısıyla ilk kez Milli Eğitim Müdürlüğü ile işbirliği yapılarak ilköğretim ve lise öğrencileri arasında Cumhuriyet Altını ödüllü “Eski Eserler” ve “Müzeler” konulu resim ve kompozisyon yarışmaları düzenlendi. Anadolu Lisesi hazırlık sınıfı öğrencisi Emel Ekmekçi isimli bir öğrencinin yazdığı “Nedir Müze” isimli kompozisyon beni tam anlamıyla şoka soktu. İlk kez müzeciliğimden utandım. Çünkü ne ben, ne de başka herhangi bir müzeci Müze’yi bu kadar güzel anlatamamıştık. Bu öğrencinin annesine defalarca sordum “kim yardım etti ?” diye, fakat o hanımefendi de bana ısrarla, tamamen kızının kendi düşünce ve ifadesi olduğunu söyledi, ikna oldum. Gelecekte mutlaka kültür alanında bir yerlere geleceğine inandığım bu kardeşime bütün kalbimle hayatta başarılar dilerim. Bu yazıyı baştan sona bir defada okuyup bitirdiğimi hatırlamıyorum, çünkü her okuyuşumda boğazıma düğümlenen birşeyler nedeniyle birkaç kez ara vermek zorunda kalıyorum. Bu duyguları başkalarıyla da paylaşmak istediğim için ekte veriyorum (Ek: 2). Sanırım okuyunca siz de bana hak vereceksiniz.

109. Müze Dostları Derneği ve Gaziantep Valiliği İl Özel İdaresi’ nin katkıları ile Dülük köyündeki antik Doliche kentinin ziyaretçilerce kolayça gezilebilmesi ve tanınması için Türkçe ve İngilizce bilgi panoları yaptırılarak gezi yolu üzerindeki yerlerine konulmuştur.

110. Halkımıza, eski eser kavramı, korumacılığı, önemi , müzenin fonksiyonu ve faaliyetleri, eski eser kaçakçılığını ve kaçak kazıları önleme gibi mesajların ulaştırılması, bunun bir defalık ve kısa süreli olmaması uzun süreli hatta yıl boyu göz önünde kalması için bir takvim hazırlanmıştır. Tek parçalık bu takvimde, özellikle eski eserlerle içiçe olan kırsal kesime hitap edilerek, kültür varlığı sayılabilecek hemen her eserden örneklerin fotoğrafları konulmuş ve bunları bulduklarında neler yapmaları gerektiği, bunları antikacılara değil müzelere satmalarını, müzelerin kendilerini “nereden buldun veya gerisi nerede?”gibi bir dönemlerde sorulduğu anlaşılan anlamsız sorularla rahatsız etmeden eserleri satın alıp bedelini ödediğini, bulduklarını korkmadan müzelere getirmelerinin bir vatandaşlık görevi olduğu gibi bilgiler verilmiştir. Köy odalarına ve köy kahvelerine asılmak üzere il içindeki bütün muhtarlıklara, okullara ve Ülkemizdeki tüm müzelere dağıtılmıştır. İki yıl üstüste hazırlanan bu takvimi ikinci yılında Arsan Seyahat Acentası finanse etmiş, fakat sonraki yıllar artan maliyetler sebebiyle devam edilememiştir.

111. Gaziantep Müzesi Derneği-Arsan Seyahat Acentası-Şahinbey Lions Klüp’ ün ortaklaşa başlattıkları Belkıs/Zeugma Kurtarma Kazılarına Destek Kampanyası çerçevesinde, bir de kitap ayıracı hazırlanmıştır. Bunun ön yüzünde fotoğraflarla kazı çalışmaları tanıtılmış, arka yüzünde ise Müzelerde korunan eserlerin niteliği ve ait olduğu toplumlar hakkında bir mesaj verilmiş ve yaklaşık 10.000 adet bastırılan bu kitap ayıraçları özellikle öğrencilere olmak üzere halkımızın hemen her kesimine ve müze ziyaretçilerine ücretsiz dağıtılmıştır. Kitap ayıraçlarındaki mesaj çok ilgi çektiğinden, bunu da başkalarıyla paylaşmak için ekte veriyorum (Ek:3)

112. Müze teşhir salonlarinin çıkış kısmına bir anı ve izlenim defteri konularak hem Müzeyi ziyaret eden şeref misafirleri hakkında bilgi edinmek ve hem de daha da önemlisi ziyaretçilerin Müze hakkındaki izlenimlerini takip etmek mümkün olmuştur ki bu defterde, PKK ile mücadele ederken yaralanmış Mehmetçikten, spor yarışması için Ülkenin bir ucundan gelmiş ilkokul ögrencisine ve eski-yeni siyasetçilerden yabancı ülke temsilcilerine, meslekdaşım müzecilerden bilim adamlarına kadar değişik kültür ve eğitim seviyesinden insanların izlenimlerini, duygu ve düşünceleri ile kendilerince ileriye dönük olarak Müzede yapılması gerekli işlere ait tavsiye ve dileklerini bu suretle ögrenmek imkanı doğmuştur. Fakat ne hikmetse bu defterde ilaç için bile olsa bir tane kültür müdürünün adına veya müzeyi ziyaret ettiğine dair bir anıya ya da ize rastlamak mümkün olmamıştır. Bu anı defterini kendim için bir nevi mihenk taşı yahut müzecilik alanında bir değerlendirme karnesi olarak kabul ettiğim için, Gaziantep Müzesi hakkında yazılan iyi veya kötü tesbitler ve gözlemler de benim için birer değerlendirme notu olduğundan çok çok önemlidirler.

113. Özellikle müze ziyaretlerinde zorluklar yaşayan uzak okullardaki öğrencilerin müze ziyaretlerini gerçekleştirmelerinde vasıta temin eden ve müzede tarafımızdan hazırlanan didaktik ve pedegojik çalışma ve uygulama programının gerçekleştirilmesinde araç-gereç sağlayan Şahinbey Lions Klübü ile ortaklaşa bir proje yürütülmüş, öğrencilerin müzeyi ve arkeolojiyi tanımaları için çalışmalar yapılmış, başarılı sonuçlar alınmıştır.

114. Aynı şekilde benzer bir çalışma Özel Güney Fırat Koleji ile de gerçekleştirilmiş, hem anaokulu ve hem de lise öğrencileri ile önceden hazırlanmış olan bir program tatbik edilerek müze-okul işbirliği çerçevesinde yapılan deneme faaliyetlerinde, öğrencilerin müzeyi tanımaları ve gezip görerek öğrenmeleri yolunda başarılı adımlar atılmıştır.

115. Bu arada, nakletmek zorunda hissettiğim bir husus daha var ki, o da Gaziantep Müzesi uzman personelinin akademik düzeyidir. Bence, tüm ülke müzelerindeki uzman personel kendi müzelerine göre oranlanırsa, 6 personelinden iki doktoralı ve üç masterli uzmanıyla Gaziantep Müzesi en başlarda yer almaktadır.

116. En son olarak da, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfının Türkiye çapında yapacağı bir araştırma için pilot olarak seçilen 10 İlden birisi olan Gaziantep adına İstanbul’daki toplantıya katılınmış ve Vakfın Gaziantep’de yapacağı “Kent Tarihi-Yerel Tarih Araştırmaları-Kent Müzesi” konularındaki toplantıya ev sahipliği ve organizatörlük yapmak üzere Müze Dostları Derneği ile faaliyete geçilmiştir.

Meslekte 29 yıl ve 17 ayı fahrî olmak üzere Kültür Bakanlığında geçen 27 yıllık hizmetimi, son 10 yılı Gaziantep Müzesi ve arkeolojisine hasredilmiş olmak üzere noktalamış ve başka bir dünyada, Gaziantep Üniversitesinde akademik hayata başlamış bulunuyorum. Belki, değil kültürü, eğitimi, hatta zekâ derecesi bile tartışılabilecek bazı üst (!) yöneticilerin müze düşmanlığı yerine müze dostluğu olsaydı bir süre daha, yeni ek binanın inşaatının bitirilmesini, mevcut çok yetersiz etnografya müzesindeki tahrip olmaya yüz tutmuş eserleri taşıyarak mozaik seksiyonları ile yeni bir Gaziantep Kültürü Müzesi ortaya koyabilmek için bir süre daha bekleyebilirdim. Ancak, bu olumsuz gergin ortam ve yoğun 10 yılın yorgunluğunu sağlığım ve bedenim üzerinde de hissetmeye başladığımdan üniversiteden yapılan teklif bana ilaç gibi geldi. Hücrelerime kadar nüfuz etmiş arkeoloji ve müzecilik mefhumlarından kesinlikle sarf-ı nazar edemeden, bu konulardaki her çalışmaya destek olmayı şimdiden taahhüt ederek üniversitedeki akademik çalışmalarımı yürütmeye başladım.

Müzelerin her zaman ve herşeyden önce sıradan bir devlet dairesi değil, isminin kaynağı gibi bir bilimsel ve akademik ortam olduğunu, müzecilerin üzerindeki malî sorumluluğun bankacılarınkinden daha az olmadığını, Pazartesi günlerinde müzelerin kapalı olduğunu, diğer resmi kurum ve kuruluşlar ile bunların idarecilerinin ve özellikle ilgili bakanlığın çeşitli kademelerindeki yöneticilerin de bilmesi gereklidir. En küçük ve basit müzeden, büyük ve teşkilatlı olanlara kadar tüm müzelerde, birbirinin tıpatıp aynı müzeden müzeye farklılık göstermeyen form haline getirilmiş belgelerle formalitelerin bir askeri disiplin içinde uygulanması, bu suretle müzeoloji ve güvenlik kurallarıyla müzeyi ve müzeciyi güvence altına alan, eser zimmeti, korunması ve ayniyatının özel ayniyat memurlarına verildiği, uzmanların sadece müzeoloji ve bilimsel araştırma ile uğraştıkları, il idaresi kanununun dışında bir mevzuatla idare edilen ve ziyaretçi ücretlerini ülke entegrasyonu ile kendi kullanan özerk müzeleri her zaman özledim ve ideal müze olarak hayal ettim. Gaziantep Müzesi olarak zaman zaman bu çizgiyi biraz da Donkişot’ça yakalamış olmanın verdiği iç huzuru ile, yakın zaman içinde genç meslekdaşlarımın da böyle bir çalışma ortamına yasal düzenlemelerle kavuşmalarını diliyorum.

Bu vesileyle, tüm arkeolog ve müzeci meslekdaşlarıma (kendilerini bilen bazıları hariç) ve arkadaşlarıma çalışmalarında başarılar dilerim. Müzeciliğin geçmiş toplum ve kültürlerden günümüze kalanları yorumlayarak halkımıza ve özellikle de gelecek nesilllere bu bilgi ve belgeleri aktararak tanıtmak ve eğitmek yönü, insanlığın hayatî çizgisi açısından bakıldığında kutsal bir görevdir. Her ne kadar eseriyle başbaşa kaldığında müzeciler adeta boyut değiştirir, bir sanal kapıdan geçerek doyumsuz bir keyifle zamanda yolculuk yapar gibi olurlarsa da, icabında kendinden iki gömlek aşağı kimselerin denetimine ve emrine girmek, yetersiz ve yerine oturamamış teamüllerle ve bir türlü özelleşememiş ve güncelleşememiş kurallarla yönetilmek, tamamen başka konular için hazırlanmış yönetmeliklerin ve genel yasaların müzeciye uygulanmasından doğan olumsuzluklara muhatap olmak, atama ve kontrol mekanizmasının nazarında potansiyel suçlu gibi görülmek, en önemlisi de başına bir bela geldiğinde teşkilatı tarafından yalnız bırakılmak gibi gerçeklerden dolayı, müzeciliğin aynı zamanda ateşten bir gömlek ve resmiyette nankör olduğunun da farkında olmaları gerekir. Bu bağlamda, genç meslekdaşlarıma uğraşlarının ne kadar kutsal, mesleklerinin ne kadar göksel ve onurlu olduğunu, ne bahasına olursa olsun mesleklerinden taviz vermemelerini, çalışma hayatlarının bununla taçlanacağını ve bu yolla başarıya ulaşabileceklerini bir defa daha hatırlatırım. Tüm tanışlarıma, arkeoloji ve müze emekçilerine sevgi, saygı ve selamlarımla.. 18 Mayıs 2000

Ek: 1

BELKIS TUNÇ ÇAĞI NEKROPOLÜNDE BİR MEZARIN ÖYKÜSÜ

Zaman Tunç Çağı, silahlar tunç.
Bir tunç mızrak saplandı omuzuma,
Savaşırken istilacı düşmanla.

Tüm halkım ağıtla karşıladı,
At üstündeki sessiz bedenimi,
Atımın yularına sarıldı babam haykırarak.
Akrabalarım bağrıştı,
Yarim bayılarak yere düştü.

Götürüldüm Teşup mabedine,
Rahip kutsadı bedenimi.
Çiçeklerle bezetildim,
Kalbimin üstüne siyah bir gül koydu yarim,
Fırat kıyısından kopardığı.

Ağıtlar, haykırışlar, dualarını keserken rahibin,
Dört siyah atın çektiği kutsal arabayla,
Taşındım, uzun uyuyanların yanına.
Dört yanı blok taş dizili,
Üzeri kapak taşlı uyku yerimi,

İki at karşılığında satın almıştı,
Mezarıma iri bir meyveliği koyan babam.
Sanki kalbinden, ciğerinden sökmüş gibi,
Başucuma gözyaşı bezeli bir çömlek bıraktı annem.
Meyvelikler, kaseler getirdi akrabalarım.

Yarim al boyalı testiyi koydu kalbimin üstüne,
Gerdek gecesi birlikte şarap içtiğimiz.
Beş bin yıl sonra,
Beş nisan sabahı uyandım,
Bir dozer canavarın kükremesiyle.

Dağıtıyordu bir bir parçalayarak,
Toprak altındaki uyku odalarımızı.
Kimseler duymadı feryatlarımızı,
Aşsa da çığlıklarımız Fıratı.
Ta ki, Kargamış savaş arabasından bildiğim,

Ergeç, Sertok ve Önal gelene kadar.
Onlar canavarı dizginleyip,
Özenle kazdılar mezarlarımızı,
Dağılmış parçalarımızı topladılar incitmeden.
Çizimler, fotoğraflar, raporlar derken,

Bizler şimdi misafıriz Gaziantep Müzesinde,
Birer plastik torba içinde.

Mehmet Önal
Gaziantep / 03.09.1997

Ek: 2

NEDİR MÜZE ?

Müzenın değerini bilmek için önce müzenin ne olduğunu, faydalarını, bizim ona verdiğimiz zararları ve bunları nasıl önleyeceğimizi bilmemiz gerek. Bunun için de öncelikle “Nedir Müze ?” sorusunu sordum kendime.

Bir Aynadır Müze! İnsana geçmişini, geçmişte yaptığı hataları gösteren, bunları düzeltmeyi değil, ama bir daha yapmamayı anlatmaya yarayan bir ayna….

Bir Zaman Tünelidir Müze! Milyonlarca yıl önceye götüren marifetli bir tünel. İnsanoğlunun unuttuğu güzel yeşili, nesli tükenen hayvanları gösteren, bize öğüt veren bir tünel….

Bir Sokak Çocuğudur Müze! Korunmuş süsü verilen, ama aslında yalnızlığa terkedilen bir sokak çocuğu. Onu korumaya çalışan bir avuç insanın desteğiyle yaşayan bir çocuk.

Bir Denizdir Müze! Kirletilen, balıkları ölen bir deniz. Maviliği olan eserleri çalınan, tıpkı güzel yeşil gibi gitgide yokolan bir deniz.

Bir Güneştir Müze! İnsanoğlunu aydınlatan, ama gitgide kara bulutlarla örtülen bir güneş. İnsanlığın değerini bilmediği bir güneş.

Üç Boyutlu Bir Tablodur Müze! Ancak dikkatli ve inanarak bakılınca içindeki güzellikleri görünen bir tablo. İnanarak bakılmayınca da dümdüz bir kağıda yapılmıs karışık renklere dönüşebilen bir tablo…

Bir Bahçedir Müze! Rengarenk, misk kokulu çicekler açan bir bahçe. Sonbaharda ise çiçeklerinin güzelliğini gri bulutların örttüğü, taş binalar arasında yeşilini korumaya çalışan masum bir bahçe…..

Karşıdan Karşıya Geçmeye Çalışan Bir Adamdır Müze! Her an trafik canavarına kurban olabilecek bir adam. Yine de vazgeçmeyen, umutlu bir adam…

Bir Gökkuşağıdır Müze! Yağmurdan kalan son miras olan gökkuşağı. Taş binalar yüzünden yeni neslin hiç göremeyeceği kayıp bir gökkkuşağı….

Bir Ormandır Müze! Bir karış arazi için gizli girilip ağaçları kesilen, yokolmaya yüz tutmuş bir orman. İnsanların cahilliğine kurban olan bir orman….

Bir Öğretmendir Müze! Öğrencilerine hayat dersi vermek için doğmuş ve bu uğurda kendini feda etmiş bir öğretmen. Tıpkı bizim öğretmenlerimiz gibi….

Bir Saattır Müze! İleriye değil, geriye çalışan bir saat. İnsanoğlunun, geçmişini bulabileceği zamanı gösteren bir saat…

Bir Buluttur Müze! Hava soğuyunca damlalar halinde yere düşen ve gitgide yokolan bir bulut. Bazı insanların menfaatleri için her bir parçası damla damla ondan ayrılan bir bulut….

İnsanoğlunun sadece geçmişine duyduğu merakı azaltmak için kurduğu bir yapı değil, bir hazinedir müze! Genç- yaşlı, kadın-erkek, hepimizin koruması gereken, atalarımızdan bize miras kalan, çok değerli bir hazine.

T. Esin Ekmekçi
Gaziantep Anadolu Lisesi, 6/A
18 Mayıs 1998

Ek: 3
SAYIN ZİYARETÇİLERİMİZ

Bütün diğer arkeoloji (Eskinin Bilimi) müzeleri gibi Gaziantep Müzesi de sizlere geçmişin aynası olma görevini yerine getirmektedir. Burada sergilenen buluntuların pek çoğu sanat eseri olmaktan çok, geçmiş toplumların günlük hayatlarında yeme-içme, ibadet, av, savaş, zenaat ve benzer işler için kullandıkları gelişigüzel eşyalardır.

Bunların büyük çoğunluğu, yazının olmadığı devirlerden kaldığı için, isimlerini bile bilmediğimiz toplumların, tanımadığımız birtakım insanların gösteriş,hırs, kin, ihtiras, tamah, güçlülük, savaş, kölelik, zulüm, herşeye rağmen zenginlik arzusu, azgınlık, ahlaksızlık gibi çirkin nefsanî duyguları ile sevgi, saygı, barış, iyi ve güzeli bulma, aile dü­zeni, ahlak, din ve ibadetle ilgili fa­aliyetler gibi insancıl hisleriyle yo­ğurulmuş, düşünce ve maddî dünyalarını yansıtan ­eşyalardır. Ticari kaygıların henüz yaşanmadığı ve sadece ihtiyaç için üretilen zamanlardan bize kadar gelen bu eşyalar, tamamen o insanların duygu ve düşünce dünyasının ürünü olan kültürlerinden günümüze kadar orijinal olarak gelebilen maddi kalıntılardır. Yüzlerce hatta binlerce seneyi kapsayan geçmiş zaman; bir çok yenilikler, gelişmeler, dinler, savaşlar, sürgünler, ölümler, barış, birbiri ardına gelen krallıklar, kutlama törenleri, bayramlar, düğünler gibi bazan sevinçlerle ve bazan da acı ve gözyaşlarıyla yaşa­mış insanların, rızalarının olup olma­dığını dahi bilemeden müzelerde seyrettiğimiz kültür varlıklarıyla temsil edilmektedir.

Bu sebeple, müzemizi gezer­ken, bir anlamda geleceğinizi de görür gibi olacağınız, geçmiş yüzler­ce yıl içinde yaşamış milyonlarca insandan süzülmüş iyi ve kötü izleri taşıyan kalıntılarla yüzyüze oldu­ğunuzun bilinciyle, geçmişe ve geçmişlere gösterilmesı gereken belirli bir saygıyı da unutmayarak, izlediklerinizi anlamaya çalışarak, düşünerek fakat mutlaka kendinizle kıyaslayarak ve ibret alarak gezmeniz gerektiğini gözden uzak tutmayınız. Bu şuurla gezilmeyen bir müzede sadece vakit geçirilmiş olacağının bilincine varmaya çalışınız.

Dikkatli ve tekrarlı müze ziyaretleri dileğiyle.

Dr. Rifat ERGEÇ
Arkeolog
Gaziantep Müze Müdürü

* Yrd. Doç. Dr Rifat ERGEÇ, Gaziantep Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Eskiçağ Tarihi Anabilim Dalı. , e-posta: ergecq@gmail.com