Zeugma Gerçeği ve Gaziantep’te Çağdaş Müzecilik

Gaziantep Genç İşadamları Derneği’nin yayını olan GENÇ ÇİZGİ dergisinin 2005 / 16. sayısında yayınlanmıştır.

Yrd. Doç. Dr. Rifat ERGEÇ

Zeugma” ismi Gaziantep’te ilk defa, 1992 yılından itibaren sıkça duyulmaya başladı. Gaziantep Müzesi’ne yapılan ihbar üzerine bir kaçak kazıya müdahale edilmesi sonucunda bir Roma villasının salon ve misafir odasında üzüm ve şarap tanrısı Dionysos’un düğününü konu alan bir taban mozaiği ile dairesel motifli geometrik desenli bir mozaik ortaya çıkarılmıştı. En çok, çevre köylüler Zeugma’da çıkarılan mozaiğe ilgi duydular. Sebebi de, o güne kadar duyup da görmedikleri, çok kişiyi zengin eden, çok daha fazlasının hayallerini süsleyen ” antika mal” dedikleri neymiş diye. Fakat, gördükten ve uzun süre hayran hayran seyrettikten sonra “bu güzel şeyleri çalıp da kaçıranlara” okudukları lânete şahit olmaya değerdi. İşin sonunda da olsa Zeugma mozaiklerinin değerini öncelikle, Belkıs ve çevresindeki köylüler anlamış oldu. Zaten bu mozaiklerle beraber antik kentin ve Fırat havzasındaki bitki örtüsünün tüm zenginliğinin sulara gömülmesine de en çok onlar yandı. İş işten geçmişti ama, önceleri kaçak kazıları ve eser kaçakçılığını bir geçim kapısı veya piyango ikramiyesi gibi görenlerin, yerleri yurtları sulara gömülürken basın mensuplarına ” bu bir eski eser katliamıdır” diye yakınarak eski eserlerden medet ummaları büyük bir tezat teşkil etmekteydi. Zeugma’daki Dionysos mozaiği Gaziantep Valiliği’nin de desteklemesiyle bir anda büyük çapta ses getirdi. Ülke çapındaki basın-yayın organlarında sitayişle bahsedildi. Turizm Bakanlığı yollarının asfaltlanması için ödenek ayırdı. Tanıtım broşürlerinde, turistik yayınlarda sansasyonel ifadelerle yer aldı. Telif hakkı sahibi olunmasına rağmen Gaziantep’in tanıtımı uğruna bu türlü görsel yayınlara ses çıkarılmadı. Dionysos mozaiği 1994 yılında Kültür Bakanlığı’nın uluslararası sempozyumuna afiş yapıldı, aynı yıl tarafımızdan ulusal ve uluslararası çağrılarda bulunularak tüm bilim adamları Zeugma’da çalışmaya davet edildi. Fakat, Zeugma için gösterilen bu çabaların sonucunda gelinen yer, protokol düzeyini pek de geçemedi. Bir devlet misafiri geldiğinde veya resmî bir toplantı veya kongreler sonrasındaki gezilerinde hatırlandı. Okullar, dönem sonu gezilerinde Fırat kıyısını tercih ettiklerinde Zeugma’daki mozaiği de görmüş oldular. Halbuki, Müze Müdürlüğünde hafta sonları çeşitli kuruluşlar ve meslek odası mensuplarına aileleri ile birlikte slaytlı konferanslar verilmiş, okullarda ve çeşitli derneklerde konuşmalar yapılarak Zeugma tanıtılmış, gazete, dergi ve görsel yayın organlarında konu hep gündemde tutulmaya çalışılmıştı. Fakat genelde istenen ve beklenen ilgiye bazan ilgisizlik, bazan da çeşitli tepkiler yüzünden hiçbir zaman ulaşılamadı. Kimisi ” gâvur eserleri“nin ortaya çıkarılmasını vatan hainliği olarak gördü, kimisi bulunan eserlerden dolayı topraklarının sit alanı olacağından korkup “kazıları durdurun” diye tehdit etti, kimisi “bizim kendi ata-dede eserlerimiz varken bunlar da ne oluyor ” diye tepki gösterdi, kimisi de “mozaikse mozaik ne varmış bunda” diye dudak büktü. Bu yüzden, mozaik desenlerinin halılarda, kilimlerde veya çeşitli dokumalarda kullanılarak tanıtımının yapılması gibi düşüncelerimiz, girişimlerimiz ve hevesimiz daha o yıllarda söndü gitti.

Şehirin sosyal ve kültürel hayatına dair tarihçesi o kadar çok yazılıp çizildi ki, Zeugma’nın, M.Ö. 300 yılında Seleukos I. Nikator (muzaffer) tarafından kurulmuş olduğunu ve Seleukos Krallığı ile devamındaki Kommagene, Roma, Sasanî ve Bizans dönemlerini şimdilerde hemen herkes genel hatlarıyla biliyor. Bilmeyenin de herhangi bir firmanın izinsiz kullandığı resimler ve bizim yazılarımızdan kopya ettiği bir takvim veya ajandasından öğrenmesi işten bile değil. Fakat çok az kişi, Zeugma ve civarının M.Ö. III. bin yılda ve sonrasında çok kalabalık, zengin ve gelişmiş olduğunu, hatta bu bölgede ilk yerleşimlerin Dülük’ten daha eski, günümüzden 800-900 bin yıl öncelere dayandığını bilebilir. İşte, eğer Zeugma’yı bir bütün olarak ele almak gerekirse bunları da hesaba katmak gerekir.

Ne oldu da, üvey evlat durumundaki Zeugma bir anda ilgi odağı haline geliverdi? Bizler, birisi gözümüze çöp batırmadan harekete geçmeyiz ya, işte aynen öyle oldu. Ne zaman ki, 2000 yılında New York Times gazetesinde Zeugma hakkında, hem de ” tahrip ediyorlar” diye aleyhte bahseden yazılar çıkmaya başlayınca dünya medyası da bu haberin üzerine atladı. İşte o zaman insanımızın aklı başına geldi. Hem de ne geliş, her şey o kadar büyütüldü, o kadar abartıldı, o kadar üzerine gidildi ki, Zeugma’nın ismi, kendini geçti. 2000 yılından sonra ziyarete gelenler şaşkınlığa düştüler, ” bu muymuş Zeugma ” diye. Şimdilerde her yerde, her iş kolunda, akla gelecek gelmeyecek bir çok yerde “Zeugma” ismine rastlayabilirsiniz, ama artık insanlara da usanç geldi bu ismi yerli yersiz duymaktan, görmekten, okumaktan. 7-8 yıl boyunca Belkıs/Zeugma benim de hayatımın çok önemli bir parçasıydı, ama artık son zamanlarda adını duyduğumda bana bile soğuk gelmeye başladı. İlgili ilgisiz, yetkili yetkisiz, bilen bilmeyen herkes bir şekilde Zeugma’nın ucundan tutup kendini entel hissetmenin veya böyle tanıtmanın peşinde koşmaya başladı. Bunların yanısıra, ismi duyulmaya başlayan AB Hibe Fonları’ndan faydalanmanın kapısını aralamak için de Zeugma’dan geçen yollar aranmaya başlamış görünüyor. İşin turizm tarafından bakıldığı zamanki hali bir başka görünümde. Birçok defalar, Zeugma’nın, jeolojik yapısından dolayı Efes, Bergama veya Afrodisias gibi açık hava müzesi görünümünde olamayacağının ifade edilmesine rağmen, kendini yetkili zanneden bazıları turizm pastasından pay kapma adına plânlardan, projelerden bahsetmeye devam ediyorlar. İşin en korkunç yanı da budur. Bilinçsiz ellerde kalacak Zeugma gibi bir antik kent kalıntısının, turizm adına kurban edilmesinden daha büyük nasıl bir facia olabilir? Bir antik kentin başına gelecek en kötü akibet böyle bir sondur, hatta Pompei gibi lav ve küllerin altında kalması bile çok daha ehvendir. Çünkü en azından daha bilinçli gelecek nesillere, korunarak ulaşabilir. Allah’tan, meydana gelen yeni bir gelişme yüreklere biraz olsun su serpti de, korkulu rüya görme tehlikesi kısmen atlatıldı. Zeugma’nın bilimsel kazı ve araştırmasına A.Ü. DTCF Arkeoloji Bölümü talip oldu ve Bakanlar Kurulu kararıyla kazı izni verildi. Artık bundan sonra Zeugma’nın kazıları, araştırmaları, restorasyonu, turizme açılma ve ziyaret edilme şartları ile tüm bilimsel sorumluluğu anılan bilim kurumuna aittir. Zeugma’da, hemşehrilikten komşuluğa, yasal ilgiden duygusallığa, rant kaygısına, çıkar hesaplarına kadar bir şekilde sahiplenilmeye çalışılma, pay çıkarma, hisse alma döneminin inşaallah sona erdiğini, yurt dışından ağzı sulanarak bakıp sansasyon adına fırsat kollayan ahtapotların da kollarının kesilmiş olduğunu düşünüyoruz. Başlangıcından beri 8 yıl boyunca Zeugma’ya emek vermiş birisi olarak bunlar, benim de Zeugma hakkında görüşlerimi bildirdiğim son cümlelerimdir. Çünkü artık Zeugma’nın bir sahibi vardır ve bize düşen, etik kurallar gereği meslektaşlarımıza başarılar dileyip, çalışmalarına saygı göstererek yapacaklarını izlemektir.

Gaziantep’te yeni ve çağdaş müze veya Zeugma Müzesi konusuna gelince; Çağdaş anlamda bir müzenin kurulması ve bunun tasarımının yapılması, müzeoloji denilen yeni bir bilim dalının kuralları dahilinde yapılmak durumundadır. Yani, akademik kurallar içinde, tamamen bir tez hazırlamak gibi bilimsel olmak zorundadır. Çünkü, “müze-mousaion” kelimesinin anlamı ” bilimler tapınağı“dır. Müzede sergilenen “her şey” de bu bakış açısından süzülerek gerçekleştirilmelidir. Bir müze hazırlamak, ilgisiz ve yetkisiz başkaları’nın hiç karışmaması gereken, tamamen müze uzmanlarının sorumluluğunda olması gereken bilimsel bir faaliyettir. Geçmiş zamanın yaşantısını, tarihî olaylarını, geleneklerini veya ne anlatılmak isteniyorsa, o konunun yorumunu yapmak, adetâ o dönemin romanını yazmak demektir. Yeni bir müzeyi kurguluyorken, bütün detayları iyice incelenmiş, mevcut eserlerin niteliklerinin tüm detayları saptanmış, izleyiciye verilmek istenen mesaj belirlenmiş, müze tasarımının mantığı net olarak saptanmış olmalıdır. Bunun için, öne sürülen fikirlerin hazmedilip, özümsenip, eleştirecek kadar zaman ayrılması, tüm fikirlerin defalarca gözden geçirilmesi, konuyla ilgili otoritelerin görüşlerinin alınması, sonuçta bir sentez yaratılırken son kararı vermeden önce defalarca maketler ve modeller üzerinde denemeler ve uygulamalar yapıldıktan sonra karar verilmesi gereklidir. Son zamanlarda milletin diline pelesenk olan ve Zeugma mozaikleri için örnek gösterilen Tunus’taki Bardo Müzesi bile, Almanlarla yaptıkları işbirliği ile en az 5 yıllık bir araştırma ve hazırlık döneminden sonra ziyarete açıldı. Mozaiklerin sanat değeri bir yana, aslında Bardo Müzesi hiçbir zaman örnek alınacak bir müze değildir. Bakan gözle, gören gözün farkı burada ortaya çıkıyor. Osmanlı döneminden kalan bir sarayın mimarîsine hiç olmazsa sadık kalınarak restore edildikten sonra, sarayın görkeminin mi, yoksa mozaiklerin mi öne çıkarıldığının pek anlaşılamadığı, mozaiklerin ait olduğu dönemin atmosferinin hiç yakalanamadığı ” altı kaval üstü şişhane” dedikleri cinsten, fazla abartılı, barok özelliklerin fazlaca belirginleştiği hatta taştığı, müzecilik açısından bakıldığında vasat üstü sayılabilecek bir müzedir. Hele hele de ” Bardo Müzesi’nin bilmem ne kadar metrekare mozaiğine, Zeugma mozaikleri ile şu kadar fark attık ” gibi söylemler fazlaca Ortadoğulu kaçıyor. Arkeolojik ve müzeolojik terminolojide, hiçbir zaman metrekare, adet, uzunluk, büyüklük gibi birimlerle karşılaştırma yapılmaz, ancak arkeolojik ve sanatsal özelliklerinin analojisi yapılarak yorum getirilmeye çalışılır. Aslında şuradan buradan örnek aramaya gerek yoktur. Çünkü Türk Müzeciliği son yıllarda büyük ilerlemeler kaydetmiş ve dünyadaki müzelere örnek olacak uygulamalar gerçekleştirmiştir. Bunun en sağlam kanıtları da, Avrupa Müzecilik Ödüllerini kazanan müzelerimiz ile dünya çapında ses getiren ” Muhteşem Süleyman“, “Türkler” gibi birçok sergilerimizdir.

Günümüzde, yürütülmüş olan sağlıksız ve kontrolsüz propaganda ile medyadaki abartılı tanımlamalar yüzünden Zeugma’ nın adı, ait olduğu antik şehirden daha büyük hale gelmiş, baraj sularına kaybedilen bölümler sebebiyle de Belkıs Harabeleri izleyenin nazarında adeta daha da küçülmüştür. Bu sebeple, Zeugma tanımlamasının içi boş, kof bir kavramdan ibaret olmadığını ziyaretçilere göstermek ve turizme kazandırmak için ayrı bir müze yapılması gereklidir. Baştan dikkate alınması gereken bir husus vardır. Müzelerin adı keyfî olarak değiştirilemez, yasal prosedüre bağlıdır. Mevcut Müzenin adı “Gaziantep Arkeoloji Müzesidir”. Ne Gaziantep Müzesi Zeugma Müzesidir, ne de Zeugma ” mozaik” demektir. Fakat, müstakil bir Zeugma Müzesi’nde en önemli yeri mozaikler kaplayacağından ana hatlar bu hususlara göre plânlanmalıdır. Bir Zeugma Müzesi’nin plânlamasına şimdiden başlanmalıdır. Mevcut arkeoloji müzesinin ek binasının düzenlemesiyle oluşturulan yeni teşhir şimdilik oldukça doyurucudur, ancak hiçbir zaman yeterli değildir. Bu haliyle de en fazla 10-15 yıl idare eder. Tabii, bütün mozaiklerin teşhir edilmesi için bayrak açanlar ikna edilebilirse. İşler müzecilere bırakılırsa, bu konu kendiliğinden hallolur. Çünkü müzeciler bir müze kuralını uygularlar ve sahip oldukları eserlerin her yıl veya iki yılda bir en fazla yüzde yirmisini sergileyerek, müzeyi canlı, güncel ve ilginç tutmayı sağlarlar. Onlar, müze teşhirinin ” yeni gelinin çehizi” gibi sergilenmeyeceğini çok iyi bilirler.

Müzecilerin ve onlara yardımcı olacak diğer meslek erbabının sorumluluğuna bırakılmak şartı ile, yeni yapılması gereken bir “Zeugma Müzesi“, kolay ulaşılabilir âdeta ayak altı bir yerde, birkaç sıra ağaçla çevrilmiş bir bahçenin ortasında huzur veren bir ortam içinde olmalıdır. Yeterince büyük bir otoparkı, ziyaretçi ihtiyacı için müze içinde olmayan helâ, vestiyer, kafeterya gibi konfor birimleri olmalıdır. Müze geniş bir alanda yer almalı ve asla tek kattan daha yüksek olmamalıdır. Müze depoları yer altında değil, zemin üstünde yapılmalıdır. Teşhir salonları yeterince yüksek yapılmalı ve ferah olmalıdır. Özellikle mozaikler, doğal ışıkla aydınlanmalıdır. Müze içi ulaşım ve ziyaretçi akışı, geri dönülmeyecek ve sıkışıklık yaratmayacak şekilde düzenlenmeli, özürlüler için sakat rampaları ve yürüyen bantlar yapılmalıdır. Bilgilendirme için, özel salonların yanısıra, teşhir salonlarında çok sayıda audiovizyon konulmalı, her dilden görsel ve işitsel bilgi verilmelidir. Ziyaretçilerin dinlenmesi için, sık sık oturma grupları düşünülmelidir. Özellikle mozaiklerin civarında, bunları sanatsal anlamda çalışmak isteyen öğrenci veya sanatçılar için yer ayrılmalıdır. Bütün bunlar ve burada belirtemediğimiz diğer hususlar için, müzecilerin en büyük yardımcıları, mimarlar, iç mimarlar, dekorasyon uzmanları, pedagoglar, müze eğitmenleri, psikologlar ve güvenlik uzmanlarıdır. Böyle bir müze Gaziantep’in olduğu kadar Türkiye’nin de yüz akı olacaktır. O zaman belki Tunuslular gelip bizim müzemizden örnek alacaklardır. Ama bu müzenin adı ” Zeugma Müzesi“dir. Hiçbir zaman “Mozaik Müzesi” olmamalıdır. Yakın gelecekte böyle bir Zeugma Müzesini ziyaret etmek dileğiyle.

27.06.2005

Reklamlar

Kara Mayınları ve Arkeolojik Alanlar

KARA MAYINLARI VE ARKEOLOJİK ALANLAR

Mayınsız Türkiye Dergisi Sayı: 3-4, 2005′ de yayınlanmıştır.

Arkeoloji, çok kısa bir tarifle “eskinin bilimi“dir. Elde ettiği buluntularla geçmiş dönemleri tanımlamaya, yorumlamaya ve bir sonuca varmaya çalışır. Herkesin malûmudur ki, arkeolojik buluntular su altında da bulunmakla birlikte genellikle toprak altındadırlar. Şehir kalıntıları, tapınaklar, surlar, kaleler, evler ve içindeki eşyalar hatta iskeletler, yüzlerce senenin birikimi ile toprağın metrelerce altında kalabilirler. Arkeoloji bilimi bunları ortaya çıkarmak için kazılar yapıp yorumlayarak, geçmiş dönemleri aydınlatmaya çalışır. Bu çalışmalar yapılırken bir de farkına varılır ki, yeni keşfedildiği zannedilen bazı olgular, yüzlerce yıl öncesinin insanları tarafından kullanılmış da unutulmuş bile. İşte o zaman insanoğlunun kendisine sorması gereken soru şudur: Eğer, yüzlerce yıl önce kullanılan ve yeni keşfedildiği için sevinilen bir çok husus, unutulmadan zaman içinde gelişerek günümüze kadar gelseydi, 21. yüzyılın insanlarının hangi uygarlık seviyesinde olmaları gerekirdi? Bukabil sorulardan dolayı, insanlığın şimdi neden ileri düzeylerde olmadığını araştırma gereği duyulmaktadır.

Toprakla haşır neşir araştırmacı arkeologlar olarak bazan âniden ortaya çıkan ve beyinlerde flâş gibi patlayan acı gerçeklerle karşılaşılmaktadır; Özellikle sınırlar ve hassas alanlarda, inceleme konusu olan arkeolojik eserlerle adetâ koyun koyuna yatan soğuk yüzlü teneke kutular! Arkeologların henüz bunlarla birebir tanışmadığı zaten bu satırların yazılabilmesinden bellidir, ama o bölgelere fazlaca yaklaşılamadığı da bir gerçektir. Fakat arkeolojik bir eserle, içi patlayıcı dolu bir teneke kutuyu-bir mayını yanyana düşünmek, insanın hayal gücünü bile dumura uğratmaya yetecek bir husustur. Bir çok yerde, değil yanyana, koyun koyuna denecek kadar samimi şekilde birlikte olmalarının sebebi; her ikisinin de içinde bulunduğu toprağın yüzeyde stratejik bakımından çok önemli olmasıdır.

Güneydoğu Anadolu, fakat özellikle de Gaziantep için söylemek gerekirse, insanlığın kültürel anlamda ilk kez ortaya çıktığı “Bereketli Hilâl” içinde yer alan bu bölge, aynı zamanda Anadolu Plâtosu’nun sona erip Suriye Düzlükleri’nin başladığı doğu-batı hattı üzerinde uzanan coğrafî bir sınırdır. İnsanlığın en eski kültür merkezleri bu hattın üzerinde veya hemen yakınındadır. Bugünkü Türkiye-Suriye ülke sınırı, aşağı yukarı bahsedilen bu hat üzerindedir. Sınırın hem kuzeyinde Türkiye’de ve hem de güneyinde Suriye’de sayısı tam olarak tesbit edilememiş arkeolojik yerleşim yerleri olan höyükler ile başta Kargamış ve Cyrrhus gibi antik şehirler yer almaktadır. Bunların hepsi de, birer uygarlık merkezi olan Anadolu ile Suriye ve Mezopotamya arasındaki kültürel geçiş güzergâhını oluşturmaktadır. Arkeoloji Bilimi ve Kültür Tarihi açısından bu kadar önemli olan sınır hattı, yakın geçmiş ve günümüz devlet politikaları bakımından da çok önemli olduğundan hassasiyetini halen korumaktadır. İşte bu hassasiyet yüzünden de sözü edilen sınır hattı, kara mayınları ile doldurulmuş ve güzelim sanat eserleri ile soğuk yüzlü teneke kutular âdetâ kurtla kuzu misali fakat birbirlerinden henüz habersiz koyun koyuna toprağın altında yatmaktadırlar. Kültür varlıkları ve mayınlar! Her ikisi de toprak altında. İnsan birisini bulunca mutlu olmakta, ikincisinde düşünmeye bile zamanı kalmamaktadır. Yukarıdaki, “şimdi neden çok ileri uygarlık seviyelerinde değiliz?” sorusunun yanıtı aslında çok basit ve hemen önümüzde duruyor. Çünkü, insan olarak yaratıldığımızdan beri nice devletleri uygarlıkları yaktık yıktık, hep birbirimizle savaş içinde olduk. Olmaya da devam ediyoruz. Bunun en belirgin örneği ise, piyangonun bir gün kendilerine isabet edeceği dahi düşünülmeden özene bezene döşenen dünyadaki milyonlarca mayındır.

Güney Anadolu sınır hattındaki en çarpıcı örnek eski Kargamış’tır[1]. Yapılan kazılar sonucunda; Kargamış’ın, aşağı şehir, yukarı şehir ve aslında tarih öncesi dönemlere ait olan fakat sonradan akropol haline getirilen Höyük kesimi olmak üzere üç ana bölümden oluştuğu anlaşılmıştır. Büyük taş bloklar üzerine yapılmış resmî ve dinî konulu kabartmalar (orthostat) halen Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir. Fırat nehri şehirin doğu sınırını oluşturmaktadır. Doğu-batı yönünde geçen demiryolu ise şehri ikiye bölmekte olup, aynı zamanda Türkiye – Suriye sınırını teşkil etmektedir. Eski Kargamış’ın Akropolü ile yukarı şehir kısmı Türkiye’de, aşağı şehir kısmı ise Suriye’de kalmaktadır ve her iki bölüm de, gerek nehir gerek demiryolu ve demiryolu köprüsü ve gerekse sınır ve sınır kapısı gibi stratejik hususlardan dolayı birinci derecede hassas askerî bölgelerdir. Bundan dolayı, Suriye’de kalan aşağı şehir gibi, özellikle Türkiye sınırları içinde kalan yukarı şehir kesimine de tamamen kara mayınları döşenmiştir. Mayınlama işleminin önce şifreli yapıldığı, fakat aradan geçen uzun zaman içinde toprak kaymaları gibi sebeplerden dolayı şifrenin öneminin kalmadığı, sonraları acil bir durumdan dolayı gelişigüzel yani şifresiz ikinci defa mayınlama yapıldığı, en son olarak da dedektöre cevap vermeyen plastik mayınların döşendiği söylenmektedir. Buna göre, her hâlükârda yeri belli olmayan fakat, ancak patladığında yerinin öğrenileceği bir mayın tarlası söz konusudur. 1992-93 yıllarında Gaziantep’te başlatılan turizm atağı esnasında, Kargamış’ın mayınlardan temizlenenek turizme açılacağı yolunda her kesimden yetkilinin beyanat vermesine rağmen böyle bir faaliyete girişilememesinin sebebi bu belirsizlik olsa gerektir. O günlerde sık sık sözü edilen ve kullanılması için umut bağlanan robotların, mayınları ancak patlatmak suretiyle imha edeceği göz önüne alınırsa, böyle bir uygulamanın Kargamış gibi bir antik kentte yapacağı tahribatın boyutunu düşünmek bile insanın tüylerini diken diken yapmaya yeterlidir.

Cyrrhus antik kenti ise bir Geç Hellenistik ve Roma dönemi yerleşmesidir. Kilis il merkezinin güney-batısına düşmekte olup, sonradan yapılan sınır düzenlemeleri sonucunda mayın tarlasının ortasında kalmıştır. Bu sebeple son 20-25 yıldan beri burasını görmek mümkün olmamıştır. Bilindiği kadarıyla bölgede ayakta kalmış tek antik tiyatro yapısı da buradadır. Aynı olumsuz ve tehlike dolu şartlar Cyrrhus için de geçerlidir. Batıdan, yani İskenderun Körfezi’nden doğuya, İran sınırına doğru Suriye ve Irak sınırboyundaki arkeolojik alanlar doğrudan veya dolaylı olarak mayın tehlikesine açıktır. En azından doğuda Fırat Nehrine kadar uzanan Gaziantep-Kilis sınır kesiminde birçok höyük ve arkeolojik alan, mayınlı saha içinde kaldığı için araştırılamamaktadır. Bunların hepsinde de, mevcut teknoloji ile muhtemel bir mayın temizleme işlemi sırasında, patlama halinde bütün kültür katlarının ve eserlerin tahrip olması gibi potansiyel bir tehlike söz konusudur[2].

Halbuki, sadece arkeoloji ve ülke ekonomisi açısından ele alındığında; mayınlardan temizlenmiş bir güney sınırında ekilebilir arazinin değerlendirilmesinin yanısıra, arkeolojik bakımdan da çok önemli olan bu bölgede yapılacak kazılar sonucunda, bulunacak taşınır eserlerin müzeleri doldurması, ören yerlerinin düzenlenerek turizme açılması, bilimde ve turizmde itibar seviyemizi nerelere yükseltmez ki? Kargamış gibi, tüm dünyaca merak edilen bir ören yerinin kazılarının tamamlanıp, meydana çıkarılacak antik kentin ziyarete açılması, özellikle kültür turizmi bakımından büyük bir kazanım olacaktır. Hele bir de Geç Hitit Sarayının Tören Salonu’nun Anadolu Medeniyetleri Müzesinden getirilecek kabartmalı taş blokların (orthostat) en azından fiberglas kopyaları yerlerine konulursa, oluşacak muhteşem atmosferi düşünmek bile insanı şimdiden heyecanlandırmaktadır. Hitit medeniyeti gibi sadece Anadolu coğrafyasına ait bir kültürün, dünyada başka benzeri olmayan bir sarayına ait taht salonunu orijinal malzemesiyle düzenleyip dünya turizmine açmanın ülke tanıtımı ve maddî getirisi bakımından önemini herhalde turizm yatırımcıları ve plânlamacılar çok daha gerçekçi biçimde değerlendireceklerdir.

Fakat, hem Türk vatandaşı ve hem de arkeologlar olarak temennimiz, bir an önce mayınlardan temizlenmiş bir güney sınırında, özellikle de Kargamış’ın, Cryyhus’un, höyüklerin ve arkeolojik alanların insanlığın hizmetine açılması ve bu önemli antik kentlerin tümünü gezebilme ve görebilme mutluluğuna ulaşmaktır. Yeni kritik durumlar karşısında, yeniden mayınla korunma değil ama başka emniyet tedbirlerinin düşünülmesini umut etmektir. Ottawa Sözleşmesi’nin alt maddelerinde kültür varlıklarına ait özel açıklamalar olup olmadığı henüz bilinmemektedir, ancak Unesco ve diğer ilgili kuruluşların ve duyarlı Sivil Toplum Örgütlerinin işbirliği ile, bu konuya yeni tanımlamalar, hükümler ve yaptırımlar getirilebilirse, kültür varlıklarıyla soğuk yüzlü mayınların, eşyanın tabiatına zıt olan toprak altındaki birlikteliği ebediyen sona erdirilmiş olacak, böyle bir mutlu olay ise, insanlığa yapılmış en büyük hizmetlerden birini oluşturacak, belki de böylece dünya barışının temellerine bir taş konulmuş olacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Rifat ERGEÇ[3]

Arkeolog


[1] Eski çağlarda Kargamış, Anadolu’yu Mezopotamya ve Mısır’a bağlayan yolların kavşağında ve Fırat kenarında çok önemli bir mevkiiye sahipti. Bu sebeple tarihin hemen her döneminde önemli olaylara sahne olmuştur. Akdeniz ile Mezopotamya arasındaki Kuzey Suriye yol şebekesi sebebiyle M.Ö. II. bin yılın ortalarından itibaren Hititler’in devamlı kontrolünde olmuş, bu yüzden Asur ve Bâbil ile çekişmeler yaşanmıştır. Hitit imparatorluk döneminde Kargamış çok önemli bir konuma sahipti. M.Ö. 12. Yüzyıldan sonra Geç Hitit şehir devletlerinden birisi de burada kurulmuş, Kubaba adındaki Ana Tanrıça’nın merkezi olmaktan dolayı kente belirli bir kutsallık atfedilmiş ve bir dönem Hitit veliaht prensleri burada eğitilmiştir. Kargamış’ta 1878-1920 yılları arasında İngiliz Hükümeti adına aralıklarla arkeolojik kazılar yapılmıştır.

[2] Belki de, uydudan çekilecek termal veya enfraruj görüntülerin yardımıyla özelikle arkeolojik bölgelerdeki mayınları temizleyecek yeni bir teknoloji bulununcaya kadar bunlara dokunmamak daha iyi bir yaklaşım gibi görünmektedir.

[3] Gaziantep Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Arkeoloj Bölüm Başkanı

Kültür Korumacılığı

Taşınmaz Kültür Varlıkları, bilindiği gibi genellikle kırsal alanda gözlerden oldukça uzak ve kendi kaderleriyle başbaşa kalmış veya civardaki insanların insafı ölçüsünde korunabilen tarihi zenginliklerimizdir. Zamana ve tabiat şartlarına göğüs gererek günümüze kadar gelebilmiş bu kalıntılar, eğer günümüz insanının eli değmezse daha uzun müddet varlığını koruyabilecektir. Kırık-dökük veya yıkık-yanık, yarısı toprak altındaki gösterişsiz halleriyle eski kalıntılar, bu topraklarda bizlerden önce yaşamış olan onlarca millet-kavim-halk-kabile ve benzeri toplulukların kültürlerini yansıtmaktadır. Bu gün bizlerin aynı topraklarda yaşıyor olması dolayısıyla, pek farkında olmasak da bu kültürlere mirasçı durumunda olduğumuzun bilincinde olmak zorundayız.

Binlerce yıl geriye gittiğmizi düşünürsek, aynı toprakta yaşamış, aynı havayı solumuş, aynı suyu içmiş olan insanlar, aslında bizlere edindikleri deneyimleri sunmaktalar taşınır ve taşınmaz kalıntılarla. Aslında onlar bize bırakılmış birer mesajdır eğer iyi okuyup anlayabilirsek. Bizler de onların yaptıkları iyi ve güzel şeyleri tekrarlayarak veya kötü ve çirkin şeyleri yapmayarak kendimize pay çıkarabiliriz. Bir başka deyişle bazı konularda zaman kaybedip Amerika’yı yeniden keşfetmekle uğraşmayız. Geçmiş zamanlardan kalmış kültür varlıklarını korumak bir erdem işidir. Bunun tahsille, eğitimle, mevkii veya makam ile de pek ilgisi yoktur. En cahil zannedilen, belki de okuması-yazması bile olmayan birisi dahî bu konuda daha duyarlı olabilir, birçok aydın(!)a kıyasla.

Her zaman tabiat ile içiçe olmaktan dolayı gözlem-tecrübe-erdem yolunda derin bir birikime sahip olan Kızılderililer’in bir atasözü, aslında doğal varlıklar için söylenmiştir ama, pekâla kültür varlıklarına da uygulanabilir, belki de bu konuda söylenebilecek en özlü ve derinlikli sözdür. Derler ki Kızılderililer, ” Bu güzellikler atalarımızdan bize miras kalmadı, biz onları çocuklarımızdan ödünç aldık. “ Bizler de günümüze kalmış her eski kalıntının aslında çocuklarımızın malı olduğunun bilincine varıp, bunları çocuklarımız için saklamak zorundayız, geçmişi görüp-bilip-tanıyıp örnek almak, ibret almak, ders almak için. Bu husus nesiller bazında düşünüldüğünde, çıkar, rantiye, tamah, yolsuzluk, hortum gibi aslında kültürümüze çok yabancı olmakla beraber maalesef içiçe yaşanılan şu dönemlerde bu konu özellikle önem kazanmakta ve taş yerinde ağırdır misali derhal müdahale gerektirmektedir. Kültür varlıklarını korumak bir ilgi alanı, bir hobi veya bir görev olmaktan çok ötede bir mecburiyettir. Çünkü, kırılan bir eşyanın yenisini gidip çarşıdan almak mümkündür, yıkılan bir binayı yeniden ve daha güzel yapmak kolaydır. Fakat eski kültür varlıkları tıpkı çiğ yumurta gibidir, kırılırsa tamir etmek mümkün olamayacağı gibi, onu yeniden yapması için yüzlerce veya binlerce yıl önce yaşamış ustasını da geri getirerek yeniden yaptırmak imkân dışıdır. Veya, zengin şımarıklığı ve mantalitesiyle “eski eser gerekirse onu da ithal ederiz” ifadesi, düşünce olarak dahî bir saçmalıktır.

Özellikle kırsal alanda bulunan göz önündeki kalıntıların korunmasında çok çeşitli güçlükler yaşanmaktadır. Aslında, bazı basit önlemlerle oldukça etkili sonuçlar alınabilir. Meselâ, her köydeki kültür varlıkları, o köyün muhtarına ve azalarına İlin Valisi tarafından zimmetlendiği takdirde, kültür varlıklarının en yakınındaki kişiler oldukları için, aynı zamanda daha duyarlı ve en iyi koruyucular da olacaklar, yapılan tacavüz veya tahripleri önledikleri gibi en kısa zamanda ilgili yerleri haberdar ederek korunmasını sağlayacaklardır.

Böyle bir uygulama, yıllardır Gaziantep Müzesi tarafından Gaziantep’de başarıyla uygulanmakta olup, en ücra yerdeki herhangi bir tecavüzden kısa zamanda haberdar olunabilmektedir. Paralel olarak da, bu konuyla ilgilenmeyen muhtar veya azalar hakkında yasal işlemler yapılmaktadır. Eğer bu uygulama, ülke çapında ele alınarak yaygınlaştırılırsa bilinçli veya bilinçsiz tahriplerin, tecavüzlerin, kaçak kazıların ve eski eser kaçakçılığının önlenmesinde önemli ölçüde yol alınabilir.

Eski eser (kültür varlığı) tahribi ve kaçakçılığının önlenmesinde bir diğer yöntem de, tıpkı günümüzdeki “Trafik Müfettişleri” gibi “Fahrî Arkeoloji Müfettişliği” yöntemini tesis etmek olabilir. Kendilerine böyle bir görev ve yetki verilen denenmiş, güvenilir veya sınavdan geçirilmiş duyarlı ve bilinçli kişiler, kültür varlıklarının korunmasında veya tahribinin önlenmesinde önemli katkılarda bulunabilirler. Özellikle turizm bölgelerinde veya tarımsal alanlardaki arkeolojik sit alanlarının korunmasında bu sektörde çalışanlar veya yörede yaşayanlar, kırsal bölgelerde köy öğretmenleri, orman memurları veya ziraat teknisyenleri gibi kamu görevlileri bilgilendirme kurslarından sonra faal hale getirilebilirler. Aynı şekilde, şehirlerde ilgili ve duyarlı kişiler de bilgilendirildikten sonra birer kültür muhbiri veya ajanı haline getirilebilirler. Tabii ki, bu gönüllü müfettişlerin yaptıkları ihbarlar muhatap bulmalı ve ciddiye alınmalıdır. Onların da, bu görevi kötüye kullanmamaları gerekir. En doğrusu Kültür Bakanlığı’nın bu konuda bir yönetmelik hazırlayarak yürürlüğe koymasıdır. Benzer gönüllü görevliler özellikle kültür veya tabiat varlığı tahribine maruz kalan çeşitli ülkelerde uygulanmakta olup, ülkemizde de böyle bir konunun gündeme getirilmesi fantezi değil, gerekliliktir.

Aslında, kültürlüyüm, eğitimliyim, duyarlıyım, sorumluluk sahibiyim, vatanımı, memleketimi ve çevremi seviyorum diyebilen her kişinin bir ” kültür müfettişi” olarak etrafında olup bitene dikkat etmesi ve üzerine düşeni vicdanı nisbetinde yerine getirmesi, gerekliliğin ötesinde vatanî bir görev ve borçtur.